Posted by: Bülent Akgül | 24 Haziran 2007

TÜRKİYE İŞ BANKASI MADEN BULMUŞ OLABİLİR

Malumunuz Türkiye İş Bankası Türkiye’nin en büyük bankasıdır. Hem en çok müşteri hem de toplam mevduatta, ayrıca ödenmiş sermayede birincidir. Hiç şüphesiz en çok tanınan finans markasıdır. Türkiye İş Bankası tarihsel rolü de göz önüne alınınca sanıyorum ki en sevilen ve/veya güvenilen bankalardan biridir. Bu bağlamda güncel tartışmalar eşiğinde Türkiye İş Bankası’nın bulduğu madeni işlemek istiyorum.

Belki de son iki yılın en önemli ekonomi tartışması finans sektöründeki yabancı payı, faydası – zararı, sebebi – sonucu vs. Bu yazıda tartışmada bir taraf olmayacağımı, siyaset veya ekonomi yazmadığımı belirteyim; pazarlama yazıyorum. Ülkemizde büyük bankalar arasında yabancı ortaklığı bulunmayan ve özel sektöre ait tek banka var: Türkiye İş Bankası. Diğerleri ya yabancı ortaklı, ya yabancıya ait ya da piyasadaki büyük oyuncuların çok gerisindeler. Bakıldığı zaman yabacı ortağı olmayan diğer büyük bankaların devlet bankası olmasını ve olası bir özelleştirme halinde yabancıların da bunlara talip olacağını var sayarsak memlekette elle tutulu tek Türk bankası karşımıza çıkıyor: Türkiye İş Bankası.

Banka Pazar Payı % Son Durum (Kaynak: www.ensonhaber.com)

İş Bankası 15,5
Ziraat Bankası 14,8
Akbank 11,8 % 20’sini Citigroup aldı.
Garanti Bankası 10,4 % 25′ini Amerikalı GE aldı.
Yapı Kredi 10,1 Koç Grubu aldı. Ortakları İtalyan UniCredit
Vakıflar Bankası 7,6
Halk Bankası 7,1
Finansbank 3,7 % 80′ini Yunan NBG aldı.
Oyakbank 2,4 Tamamını Hollandalı ING aldı.
Denizbank 2,4 % 99′unu Belçika-Fransız ortaklığı Dexia aldı.
HSBC 2,1 Eski Demirbank.
Fortis 1,8 Dışbank ‘ın % 89′unu Hollanda-Belçika sermayesi aldı.
TEB 1,8 % 42’sini Fransız BNP Paribas aldı.
Citibank 1,3
Şekerbank 0,8 % 33′ünü Kazak Turan Alem aldı.
Tekstilbank 0,6
Anadolubank 0,4
Alternatifbank 0,2 %50’sinin Yunan Alpha Bank’ devri bekleniyor.

Tepki Büyüyor, Büyüyen Tepki İş Bankası’na Yönelimi Arttıracaktır

Son olarak Oyak Bank’ın satılması, özellikle de Oyak Bank’ın askere ait olduğu algısı veya gerçeği (benim kafam karıştı bu konuda) bankacılık sektörünün yabancıların eline geçmesinden doğan tepkiyi çığ gibi büyüttü. Konu, seçim ve terörün meşgul ettiği gündemde hayli geniş yer buldu. Bu tepkinin kısa veya orta vadede tüketici tercihlerine yansıyacağını ve insanların (en azından belli bir kesimin) banka tercihlerinde etkili olacağını söylemek hayalcilik olmaz. Sanıyorum ki Garanti Bankası, Akbank ve Yapı Kredi Koç da %100 Türk bankası olarak algılanıyordur. Ancak bu algının gerçekle örtüşmüyor olması, algının uzun vadeli korunmasının zor olabileceğini gösteriyor. Gerçi çoğunluk hissesinin holdinglerimize ait olması bu “milli sermaye savaşı”nda bankalara güç katıyor.

Ortaya çıkan tepkinin olası sonuçlarından birinin İş Bank’ın pazar payında önemli bir artış sağlayacağı şeklinde bir çıkarım yapmıştık zaten. Maden de burada; eğer İş Bank pazarlama ekibi tek milli banka olma değerine sırtını yaslayıp artan müşteriyi saymak ve keyif sigaraları yakmak gibi bir eylemsizlikle yetinirse ortaya çıkan rekabet avantajı kısa zamanda ortadan kalkacaktır. İş Bank’ın milli banka olma değerini müşterinin gözünün içine sokmasından bahsetmiyorum. Bunu çıkıp reklamlarda bağırmasından da bahsetmiyorum. Tek değer önerisi olarak “milli olmak” güncel olsa da, günümüz gerçekleriyle tam olarak örtüşmez, tek değer olarak dar bir kesim hariç kimseyi bankanın yeni müşterisi olmaya ikna etmez. Maden bu yeni değerin doğru yöneltmesidir. Aşağıda konuyla ilgili bir çözümleme yapmaya çalışıyorum.

İş Bank Organizasyonu Artan Yükü Taşıyamaz

Her şeyden önce şunu görmekte fayda var; İş Bank hantal bir yapıya sahip. Bu yapısıyla kamu bankası algısı uyandırıyor. Karşılaştığım bazı çalışanları devlet memurlarından görmeye alıştığımız muameleyi hak görüyor müşteriye. Şöyle söyleyeyim: Eğer o muamele mesela Garanti Bankası çalışanı tarafından yapılsa, banka tefe koyar o çalışanını.

Şube tasarımları rakipleriyle karşılaştırıldığında bence yeterli esnekliği ve modernliği karşılamıyor. Farkındayım ki; 5 sene öncesine kadar İş Bank şubelerinin tasarımı herhangi bir kamu bankasından farklı değildi. Son 5 senede bu konuda önemli aşamalar kaydedildi, ancak durmak yersiz, gerçekten en iyi bankanın en iyi şubelere sahip olması gerekir. Bu konuda gidilecek daha yol var İş Bank için.

Internet şubesini kullanmadığım için yorum yapamasam da şunu söyleyebilirim: Okuduğum yorumlar gösteriyor ki; Garanti bu konuda rakip tanımıyor, İş Bank’ın adı bile geçmiyor. Sanırım ki internet şubesini de geliştirmek banka için yerinde olacaktır.

İş Bank’ın Müşteri Profilini Doğru Tespit Etmek Önemli

İş Bank bugün önemli bir maden sahibi ise de bir o kadar da büyük bir tehlikeyle karşı karşıya: Müşteri profili ve müşterilerin İş Bank’ı tercih sebepleri. İş Bank bildiğim kadarıyla taşrada en yaygın şubesi olan özel bankadır. Özellikle çiftçi ile çalışan Ziraat Bankası gibi İş Bank da taşradan öneli derecede pay almaktadır. Diğer özel bankaların ise şehir merkezlerinde kümelendiğini söylemek yanlış olmaz. Yani İş Bank (toplam paydaki ağırlığını bilmesem de) payının bir bölümünü rekabetin görece az olduğu taşradan alıyor.

Bir de KOBİ’lerin veya tüccarın İş Bank’ı tercih ettiği, en azından İş Bank’la da çalıştığı bir gerçek. Bunun sebebini pek çok KOBİ sahibinden direkt olarak dinledim ve emin olun hepsi aynı şeyi söylüyor: “Bu firmayı babam kurmuş, o zaman bir tek İş Bank varmış, biz yıllardır İş Bank ile çalışıyoruz, belli bir hukukumuz var, o nedenle de çalışmaya devam ediyoruz, ama diğer bazı bankalarda da hesabımız var.” Sizi bilmem ama ben burada ciddi bir tehlike görüyorum geleceğe ilişkin: İş Bank firmasını babasından devralmamış KOBİ’lerin ne kadarıyla çalışıyor, bir diğer ifadeyle genç ve bağımsız firmaların ne kadarı İş Bank’ı tercih ediyor. Bunu bilmem mümkün değil, ancak KOBİ piyasası rekabetinin bu kadar yoğun olduğu günümüzde İş Bank’ın görece sessiz kaldığı gerçeği farkında olunmayan tehlikeyi işaret ediyor. Netice itibariyle geçmişe dayalı hukuktan doğan müşteri aidiyetinin de ileriki nesiller için yeterli bir müşteri olma sebebi olmayacağını da söylemek mümkün. Mesela şu sorular onlara önemli yol göstericiler olacaktır:

(1) son 10 yıl içerisinde kurulan şirketlerin ne kadarı İş Bank ile çalışıyor,

(2) İş Bank’ın mevcut KOBİ portföyünün genişleme oranı ile KOBİ piyasası genişleme oranı karşılaştırılınca ne çıkıyor,

(3) İş Bank’ın mevcut KOBİ müşterilerinin ne kadarı büyük şehirlerde, şehir merkezlerinde ve taşrada yerleşik firmalar

(4) bu dağılım Türkiye genel dağılımıyla karşılaştırılınca ne çıkıyor

Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar ile İş Bank mevcut ürün ve pazarlama stratejilerini gözden geçirecek sonuçlara ulaşacaktır belki de.

İş Bank İnce Bir Çizgi Üstünde

Şu ana kadar yazdıklarımı biraz toparlarsam şu sonuçlara varıyorum:

(1) İş Bank müşterisi genelde geçmişin mirasından geliyor

(2) İş Bank kamu bankası gibi davranıyor

(3) İş Bank kamu bankası olarak algılanacağı pek çok şeye sahip

(4) İş Bank geriye kalan tek milli özel ve büyük banka olarak önemli bir değer taşıyor.

Şimdi bu dört maddeyi birleştirince neden İş Bank’ın ince bir çizgide yürüdüğü ortaya çıkıyor; İş Bank önemli bir avantaj ve dezavantaj arasında. Bu ikisini de nasıl yöneteceği İş Bank’ın geleceğini şekillendirecek en önemli unsurlar gibi gözüküyor şimdilik.

Neler Yapılabilir?

Önce yapısal kısımlardan bahsedeceğim, ancak şunu belirteyim ki ne İş Bank’ta çalışmışlığım ne de çalışan tanıdığım yok. O nedenle de iç işleyişlerini bilmiyor, yalnızca müşteriye yansıyanlardan çıkarsamalarım üzerinden yorumluyorum.

İş Bank daha önce de belirttiğim gibi hantal bir yapıya sahip. Pek çok örneğini biliyoruz ki bir organizasyon büyüdükçe hantallık da artıyor, ancak önüne geçilmesi, hele ki bankacılık gibi en hareketli sektörde çok önemli. Hantal yapıyı şuradan gözlemliyorum; ürün yönetimleri çok zayıf, ne yenilikçi bir ürün ortaya koyuyorlar ne de mevcutları geliştiriyorlar. Sanıyorum ki bürokrasi üst düzeyde. Günümüz genç müşterilerinin kabul edemeyeceği bir standart ve durgunluk içindeler. İş Bank’ın ATM’yi Türk bankacılık sektörüne kazandırmasından sonra ortaya koyduğu hangi yenilikten bahsedebiliriz; ben hatırlamıyorum. O nedenle önce merkez yapı güçlendirilerek bürokrasi azaltılmalı, bölgesel yönetimlerin sorumlulukları arttırılmalıdır. Hem büyük kentlerde, hem kent merkezlerinde hem de taşrada, iddialı bir banka ancak esnek ürün yönetimine sahip olarak ve böylece homojen müşteri gruplarına özel hizmetler geliştirerek başarısını devam ettirilebilir. Bunun için de bölgesel sorumlulukların arttırılması yerinde olacaktır. Özellikle ürün yönetimleri agresif ve hızlı hale getirilmelidir. Mevcut sistemleri iyileştirilerek yeniliklere daha hızlı adapte edilebilir hale getirilmelidir. Gerek bireysel gerek kurumsal müşteriler için yepyeni çözümler ve hizmetler tasarlanmalıdır. Genç müşteriler ancak bu şekilde kazanılabilir.

Yapısal bir diğer konu ise vitrin tasarımı; şubeler, çalışanlar ve internet sitesi. Aslında üçüne de daha önce değindim, yinelemek anlamsız. Şubelerin, büyük bir masraf olsa da, eşi benzeri olmayan bir tasarımla yenilenmesi gerekir, çalışanlarının motivasyonu ve çalışma ortamları ve şartları iyileştirilmelidir. Internet siteleri ise tam olarak ortalama bir kamu kuruluşu sitesi gibi tasarlanmış. Devletin durağan ve hantal yapısını ve tek renkliliği ve devlet ciddiyetini yansıtıyor. Diğer bankaların siteleri ise çok daha hareketli, renkli ve çekici. Bu bağlamda internet sitesinin de yeniden düzenlenmesi gerekir.

Şu ana kadar yazdıklarım aslında tek bir ortak noktadan yola çıkıyor: İş Bank mevcut kamusal algı yaratan yüzünü değiştirmelidir. Zira bu yüze prim veren neslin artık yavaş yavaş piyasadan çekildiğini görmekte fayda var.

Tüm bunların veya bu mantık çerçevesinde ortaya koyulacak farklı stratejilerin uygulanmaması halinde açıkçası uzun vadede İş Bank’ın bu günlerini çok arayacağını düşünüyorum. Ne diyebilirim ki: “ya çağa ayak uydur veya daha iyisi çağa yön ver ya da öl”

Maden Dedik de Şimdilik Tek Taş Çıkartmadık

Mevcut durumları ve sorunları kısaca analiz ettikten sonra artık şu madeni keşfetmekte bir eksiğimiz kalmıyor. İş Bank mevcut tek Türk, büyük ve özel banka olduğunu vurgulamak durumundadır. Ancak denge doğru kurulmalıdır. Zira milli olma kavramı yersiz yoğun işlenirse İş Bank sanki MHP’ninmiş (abartıyorum tabii ki) gibi algılanır.

Benim bu noktada önerim şu reklamlarda işenecek konu şöyle olabilir: “Türkiye Cumhuriyeti’yle birlikte sonsuza kadar, Türkiye’nin olacak İş Bankası.” Slogan yazmakta iyi değilimdir o nedenle içerik olarak kabul edin bunu. Burada iki önemli nokta var (1) Göze sokulan etnik bir aidiyet yok, (2) sahiplik Türkiye’ye doğal olarak da TC vatandaşlarına ve doğal olarak da Türklere ait ki bu da milli banka olduğunu ortaya koyuyor. Ama “Türk bankası” diye bağırmak iyi olmayacaktır.

İş Bank öyle organizasyonlara sponsor olmalıdır ki vatandaş şunu demelidir: “işte bu olaya sadece bir Türk firması destek verirdi.” Bu algıyı yaratacak aktiviteler takip edilmeli ve desteklenmelidir. Ayrıca Türklükle alakalı bazı aktiviteler de düzenlenebilir. Türk kültürünün yaygınlaşması ve korunması için müze açılması, tarihi tiyatro oyunlarının desteklenmesi, edebiyat günleri, kitaplar vs. yığınla kültüre dayalı sosyal sorumluluk çalışmaları yapılabilir.

Bence banka çok kritik bir sektör seçerek onu desteklemelidir. Mesela bilişim olabilir veya konut sektörü, belki de otomotiv. Tarım da çok iyi olurdu ama orada Ziraat Bankası ile çarpışmak anlamsız enerji sarfiyatı olabilir. Belki de Ziraat Bankası ile anlaşılıp birlikte bir şeyler düzenlenebilir. Bunların kapsamı eğitim, leasing, en başarılı çiftçiye traktör ödülü gibi olabilir. Bilişimde yazılım veya donanım geliştirmeye destek verilebilir. Otomotivde Türk tasarımı, inşaatta yeni malzeme kullanımları (tabii ki ithal edilmeyecek malzemeler) konularında yarışmalar yapılıp, AR-GE desteği verilebilir. Bunların tamamı için devletten destek sağlanabilir. İş Bank bunları “Türkiye’nin İş Bank’ına yakışan, Türkiye’nin geleceğine yatırım yapmaktır” çerçevesinde pazarlayabilir.

Yazımı bitirmeden baştan beri vurguladığım iki noktayı yinelemeyi gerekli görüyorum: Bu madenin işlenebilmesi için İş Bank’ın günümüzün gerisinde kalan yapısal sorunlarını çözmesi ve vitrinini düzenlemesi ve madeni milliyetçilik seviyesinde işlememesi gerekir.

Sanıyorum ki böyle bir dönüşüm İş Bank’ı bugünden çok daha büyük ve güçlü hale getirecek, dönüşümün görmezden gelinmesi İş Bank’ı her geçen gün törpüleyecektir.

Saygılar…

Çarşamba sabahı İzmir’e uçtum Onur Air ile. Eve döner dönmez de bu yazıyı yazıyorum. Aşağıda İzmir için yapacağım yorumlar merkezden ibarettir. Karşıyaka ve Göztepe gibi büyük belediyeleri görmedim.

Türkiye Çölleşiyor

Başta TEMA Vakfı bazı sivil toplum örgütleri bas bas bağırıyor “Türkiye çölleşiyor” diye ya, açık söylüyorum yalan. Yazık ki Türkiye çölleşmiş. Cam kenarından gördüğüm karaların neredeyse %70’i kuru ot renginde, çorak toprak görüntüsündeydi, %20’si orman, %10’u şehir ve köy. İnsanın içi yanıyor, biliyorum geçinen insanlar kuraklığa çare arıyor. Ağaçlandırmak tek başına çare midir bilmem ama dağlarda ağaç kalmamış ben bunu gördün. İstanbul – İzmir hattı böyle olunca da daha kurak iç Anadolu ve daha sıcak Akdeniz kıyılarının halini tahmin etmek zor değil. Bu arada mevcut ormanlarımızın yağmalanmasına engel olunmuyor, aksine çıkarlara hizmet ettiği sürece destek olunuyor, orman yangınlarının önlenmesi için yatırım yapılmıyor, önlem alınmıyor.

İzmir de Çölleşmiş

İzmir tam anlamıyla küçük İstanbul olmuş, hayırlı olsun. Şehir merkezinde meydan ve parklar hariç tek yeşil yollar arasındaki üç gram dandik çimen. Merkezden çıkınca daha beter tam anlamıyla bakımsız, korumuş toprak ve doğal olarak kurumuş bitki örtüsü. Dağlar sanki yanmış orman kalıntısı gibi ve taş ocaklarının oyduğu deliklerin görüntüsünü herkes bilir tarife gerek yok. Şehrin dibinde iki çimento fabrikasının yarattığı duman ve kirlilik vs. İzmir’de gördüğüm en yeşil alan gecekondu mahallesiydi. Ve inanın buna üzerinde tek bir bina olmayan dağlar da dahil.

İzmir’in Trafiği İstanbul’dan Beter

İstanbul trafiği gibi tıkalı değil ama sürücüler İstanbul sürücülerinden beter. Baştan şunu söyleyeyim, doğru düzgün hiçbir trafik denetimi yok. Ne kırmızı ışığa, ne dönülmeze, ne park yasağına riayet edene rastlamadım doğru düzgün. Trafik sıkışınca herkes bulduğu boşluğa giriyor ve bu girilen yerlerin de illa yol olması gerekmiyor. Bakın söylüyorum, araç sayısı artınca sürücüler bu kafayla giderse, ilerlemez o arabalar.

Kordon Göze Çekilmiş Bir Sürmeden Başka Bir şey Değil

Haşmet Babaoğlu zamanında demişti ki; “İstanbul boğazı, İstanbul’un kendisi değildir, sadece görülmesi istenen yeridir” Aynı şey İzmir ve Kordon için de geçerli, Kordon’dan çıkan anayollar da Nişantaşı havası estiriyor, o caddelerden çıkınca birkaç meydan, fuar, sonrası konut alanları ve daha sonra sanayi. Kordon bildiğimiz boğaz sahili. Ancak fiyatlar uçmuş, en azından bence uçmuş. Bir bira tabağı aldım, inanın kuş kadar bir tabakta bir sigara böreği, bir parmak sosis, bir avuç patates geldi ve fiyatı 6 YTL. Pahalı gelmeyebilir ama şöyle söyleyeyim; dışarıdan en ucuz gözüken mekanda oldu bunlar. Gerçi galiba bir tek ben şikayetçiyim, mekanlar ağzına kadar dolu. O nedenle ben susayım, ama bence hele İstanbul’la karşılaştırılınca (hani o çok pahalı olan İstanbul’la) daha pahalı diyebilirim toplam maliyet olarak veya fiyat – fayda endeksinde.

İzmir’in Neresinden Tutsan Elinde Kalmaz

Şimdi buraya kadar giydirdim de şunu söyleyeyim: İzmir oldukça güzel bir şehir. Sorun şu ki anladığım kadarıyla belediye merkez güzel olsun düzenli olsun, sal kalanını çayıra Mevla’m kayıra mantığıyla boş vermiş. Bu nedenle de şehrin pek çok yeri güzel olsa da arka taraflar tamamen problemli. Mesela Işıkkent diye bir sanayi var yolundan iki kamyon karşılıklı zor geçiyor. Böyle olmaz. İzmir, henüz İstanbul gibi kontrolden çıkmış, düzeltilemez kadar genişlemiş değil. O nedenle de hazır bu kadar dar bir yüzölçüme yayılmışken İzmir gerçekten muhteşem bir kent olabilir. Kordon ve çevresini bu kadar güzel yapan bir belediyenin daha geniş coğrafyalara da el atması halinde sanırım bu ülkenin gördüğü göreceği en harika şehir olacaktır. Biraz da yeşillik lütfen, nefes alınmıyor şehirde.

Esas derdi vurgulayayım yeniden: memleket çöl olmuş, dağ bayır kuru ot olmuş.

Saygılar…

Posted by: Bülent Akgül | 14 Haziran 2007

BEYNİM KARINCALANIYOR, GARİP MİYİM YOKSA

Efendim malumunuzdur son günlerde pazarlamayla alakalı pek bir laf etmiyorum. Şu sıralar kafam tüm hücreleriyle siyasete ve güvenlik konusundaki gelişmelere saplanmış durumda. Gerçekten bu kadar ciddi problemler varken burnumuzun dibinde, bir türlü pazarlama hakkında bir şeyler yazmaya konsantre olamıyorum, bu yüzdendir ki yazacak bir şey de gelmiyor aklıma. Hal böyle olunca da benim pazarlama sayfası oldu siyaset – gündem sayfası. Gerçi şikayetim yok, ama yine de eksenden kaymış durumda.

Bu hengamede üç reklam dikkatimi çekti, bir de genel olarak sinirimi bozan iki durum var, bunlar hakkında derinleşmeksizin bir iki şey söylemek lazım gelir diyerek araya bir pazarlama yazısı sıkıştırmış olayım.

Birincisi Coca-Cola’nın son reklamı, izleyince çok şaşırdım. Siz hatırlıyor musunuz bilemiyorum, ama ben ilk defa bir Coke reklamında kaykay üstünde coşkuyla akan gençlere şahit oluyorum. Bu Pepsi’nin oyun alanı değil miydi? Tepki koyduğumdan veya olur mu böyle şey diye düşündüğümden değil, yalnızca şaşırdım. Netice itibariyle bir reklamla Coke’un bütün konumlandırma stratejisini yıkıp tek rakibi Pepsi’yi taklit ettiği söylenemez, ancak bundan sonraki reklamlarını merakla bekliyorum.

İkincisi Bosch’un iki farklı reklamı. Biri İlhan Şeşen ve kızının oynadığı buzdolabı reklamı. Bütün itibariyle güzel olduğunu düşünüyorum. Genç kızın babasını annesinden kıskanma eğilimini buzdolabına başka nasıl aktarırsın ki, ayrıca İlhan Şeşen’in kızına verdiği “seni” cevabı da ancak İlhan Şeşen’den beklenirdi. Diğeri ise beyazeşya reklamları. Açıkçası ortada bir tasarruf tedbiri görüyorum. Reklamlar tam olarak radyo için hazırlanmış, sonra da görüntü eklenerek televizyona verilmiş gibi bir hali var. Günümüzde reklam sektöründe yaşanan rekabet ve ortaya çıkan birbirinden güzel işler arasında silik kalmaya ve önemli kazanımlar sağlayamamaya mahkum gibi geliyor bana. Bu tip üç farklı reklam izledim, bunlardan biri resmen bağırıyor ben radyo reklamıyım diye; hani erkek sevgilisini arayarak Bosch’un ankastre serisindeki kampanyayı anlattığı ve kızın sonunda “artık gün de alalım” dediği reklam. Bosch bu derece silik çalışmalardan ne tip bir fayda bekliyor merak ediyorum.

Üçüncüsü Alpet reklamı. Önce şu tavrımı ortaya koyayım: ben seri reklamların doğru bir çalışma biçimi olduğuna inanmıyorum. Bunu başlıca sebebi seri reklamda birincinin ikinciyi çağırması ve izleyiciyi meraka sokması gerekliliği, bunun da sadece reklamcılıkla değil, aynı zamanda senaristlikle de ilgili olduğunu düşünmem. Bu bakış açısının eksikliği seri reklamların genelde çok da başarılı olmayan çalışmalar olmasına sebep oluyor. Güncel misal: Axcess kızı kaçırıldı, fidye istendi, komiser Kemal kızı kurtardı ve fidyenin halka dağıtılacağı duyuruldu. Basit bir soru; serinin son reklamını alıp komiser Kemal’i çıkartıp, Axcess kızına da biz bu kadar chippara dağıtıyoruz dedirtseniz ne fark ederdi? Bence çok da bir şey fark etmezdi; o zaman ilk iki reklama neden gerek görüldü, tek reklamla ilgi uyandırmak zor muydu sanki. Alpet reklamı da bir serinin başı. İlk film için söyleyeceğim tek bir şey var hiç olmamış. İkinci filmde ne göreceğiz, Şeküre hanımın Alpet’in pırıl pırıl tuvaletinde ihtiyaç molası verdiğini mi? Biraz peşin hükümlüyüm belki ama seri reklamlarda ilk film çok önemlidir. Ben ilk filmden devamı konusunda bir ışık almış değilim.

Gelelim sinirimi bozan iki konuya. Birincisi espri takıntısı. Çok net söylüyorum: “Komik değilsen espri yapma kardeşim.” Reklamlarımızın neredeyse %90’ında espri yapma gayreti var. Bazıları gerçekten iyi, bazıları “espri olmadan reklam olmaz” anlayışıyla yapılmış gibi. Ne zaman başladı bu akım, fitili kim ateşledi bilmiyorum, ama son 3 – 4 yıldır esprisiz reklam izlemek nereyse mümkün değil. Espri iyidir, becerebilirsen hoş tepkiler alırsın, ayrıca sıcaktır, marka ile tüketici arasındaki o soğuk mesaj akışını ısıtmaya, tüketicinin ilgisini arttırmaya yardımcı olur. Ancak bu durum bizi reklamda espri olmazsa olmaza götürmez. Son yıllarda ciddi reklam ajanslarıyla hiç dirsek temasım olmadı, ama bir tavsiye vereyim: Bence bünyenizde bir veya iki komedyen istihdam edin. Böylece müşterilerinize komikliği tescilli reklam çekersiniz ki bu da reklam sektöründeki yoğun rekabette kesin fark yaratır; çünkü herkes aklını komik reklamla bozmuş durumda.

Sinirimi bozan ikinci konu ise şu: Kampanya bildirimlerinde tüm sepetteki en ucuz ürün, en uzun vade en büyük avantajlar sıralanıyor, sonra da okunması mümkün olmayan boyutta ve hızda işin aslını anlatan altyazı akıyor. Eskiden daha beterdi de biraz düzeldi “Reklam Üst Kurulu” olaya el atınca. Burada sinirimi bozan ise şu “hele müşteri gelsin de, hazır gelmişken biz ona üç – beş şey satar rızkımızı kazanırız” mantığı. Ne oluyoruz anlamıyorum ki, tamam ben de demiyorum bütün kampanya şartlarını okuyun, ama en azından en ucuz pakete sahip olmanın veya en fazla taksitle mal almanın şartları düzgün biçimde anlatılmalı. Bu garabet sinirimi bozarken World kart Bauhause’ta yapılacak alış-verişlere 11 taksit yapacağının reklamını yayınlıyor ve müşteri saygılı her marka gibi bu taksitin en az 100,00 YT’lik alış-verişler için geçerli olduğunu söylüyor. Çok bir şey istemiyorum yani; müşteriye biraz saygı.

Saygılar…

Posted by: Bülent Akgül | 25 Mayıs 2007

HEZEYAN

1997 yazında sigaraya başladım, o günden beri de günde yaklaşık 1 paket içiyorum. Hemen her gün, en az 5 sigara yakışımda şöyle diyorum: “ya benim ne işim olur bununla anlamıyorum ki” veya “hay seni tuttuğum günün a…. k……”

Şimdi diyeceksiniz ki kardeşim bıraksana. İşte zaten hezeyan konusu da bu oluyor. Bu güne kadar hiç gerçekten inanarak ve kendime tam anlamıyla güvenerek bırakıyorum demedim, diyemedim. Birkaç kere bırakmayı denedim, ama sonra yine başladım.

Demek ki tiryakilik ne imiş: “başlayınca bırakmak istemediğin, ama başladığın güne lanet ettiğin bağımlılık”

Ben buradan pazarlamaya sıçrarım, şaşırır kalırsınız.

Sigarayla Savaşanlar Derneği’ni kutluyorum. İlginç bir pazarlama stratejileri var. Ne zaman ki sabaha karşı bir saate reklamlarını seyrediyorum, canım sigara içmek istiyor. Sadece ben değil, bir iki tane arkadaşım da aynı yorumda bulunda. Ya onlarda bir hata var ya bizde, henüz çözebilmiş değilim.

Bu dernek, reklamlarında genel itibariyle çizgi film animasyon kullanıyor. Maliyetler düşük olsun diye sanırım oldukça da kötü görseller çıkıyor ortaya. Ayrıca gerçek anlamda bir senaryodan, bilgilendirmeden söz etmek mümkün değil. Genelde konu şuraya bağlanıyor: “sigara öldürür” Şimdi siz bu sloganı etkileyici buluyor musunuz, ben bulmuyorum. Zira sigara içmeyenlerin ölmediğine ilişkin bir önerme de barındırıyor ki; neresinden tutsan elinde kalır.

Derneğe slogan olarak “sigara süründürür” gibi bir şey önereceğim. Başka bir şey de olabilir belki, ama milletimizi iki konuda anlamak lazım: kadercilik ve manevracılık. Kaderci millete “sigara öldürür” dersen, sana vereceği milyon tane cevap vardır, mesela: “Allah’ın takdirine sual olunmaz”, “alnımızda ne yazmışsa o olur” Ayrıca milletimiz manevracıdır, ne ile çıksan karşısına kendince makul bir gerekçeyle sıyrılıverir. Süründürür iddiasından da sıyrılmak çok kolaydır biliyorum, ama en azından ölüm gibi sıyrılması görece kolay ve anlamsız bir önermeden iyidir.

Pazarlama stratejilerinde hedef kitlenin ne denli önemli olduğu gerçeği ortada. Sigarayla savaşma kısa filmlerinde hedef kitle diye bir kavram yok, herkesi sigaraya karşı uyarıyor, bu nedenle de en verimli halde sonuç vermiyor. Halbuki sigara içenlere ilişkin kampanya yürütmekle, sigaraya henüz başlamamış olanlara odaklı kampanya yürütmek farklı şeylerdir. Hamile kadınlara ilişkin kampanya ayrıdır, çocuğu olan annelere karşı yürütülenler ayrı. Ben derneği buradan daha ciddi bir pazarlama stratejisi için profesyonel destek almaya, alıyorlarsa desteği değiştirmeye davet ediyorum.

Filmlerin yayınlanma saatleri genelde sabaha karşı oluyor. O saate kim ayaktadır ve televizyon seyrediyordur, öğrenci gençler diyelim. O zaman yapılacak reklam gençlere yönelik olmalıdır. Mevcut reklamlar da çizgi film haline getirilip çocuk kuşaklarında yayınlatılabilir. Sanıyorum ki kanallarla bu konuda günlük 10 – 15 dakikalık çizgi film gösterme konusunda anlaşma yapılabilir. Çok zor değil; güzel bir senaryo, çocukları ekran karşısında tutacak görseller ve eğlence, bir yandan da sigaraya karşı uyaracak eğiticilik birleştirilebilir. Nasıl mı: Mesela bu aralar ilginç tiplerin birbirlerini kesip biçtikleri çizgi filmler revaçta, tamam işte şöyle olacak: Bir grup genç yaşlı bir ustanın yanında dövüş eğitimi alacak. Bunlardan iki üç tanesi sigara içiyor olacak. Sonra usta diyecek ki: “içme yavrucuğum, içersen bir halt olmaz senden” Sonra bunu duyan gençlerden biri hariç hepsi sigarayı bırakacak, bırakmayan kişi ha bire dayak yiyecek. Böyle bir temel üzerine kurulu 30 bölümlük bir çizgi film çocukları etkilemek açısından daha anlamlı olacaktır. Bu arada kavga etmenin kötü olduğunu da anlatmak lazım aynı zamanda ama nasıl olur bilemiyorum.

Gençlere yönelik film yapmak daha kolay, pek çok şey var, mesela şöyle olabilir: halı sahada maç yapılıyor, gençlerden birkaçı sigara içiyor, maçtan önce içtiklerini gördük. Maçta bunların yüzleri solmuş, zar zor nefes alıyorlar, koşacaklar ama dermanları yok. Slogan da şöyle olur “böyle olmamak elinizde” Hem çizgi filmlerden de ucuza çıkar. Gelip beni çekseler, ben onlara gerekli görsel malzemeyi sunarım, hem para da istemem.

Hamile kadınlar için mesela NG’de “Anne Karnında” belgeseli yayınlanıyor ya, oradan bir bölüm alıp, sigara içen annenin karnındaki çocuğu, öksürürken veya balgam çıkartırken gösterirsin, slogan olarak da “çocuğunuza bunu yapmayın” dersin.

Babalar için de şöyle olur: Baba akşam eve gelir, çocuğu ona ilgi göstermiyor, babasıyla oyun oynamak istemiyordur. Baba çocuğunun bu durumdan hoşnut değildir. Baba anneye şikayet eder, sonra slogan gelir: “belki çocuğunuz da sizden şikayetçidir”

Mesela erkekler için şöyle bir animasyon olabilir: Erkek spermleri kadının döl yolunda ilerliyor, sonra yavaşlamaya başlıyorlar, sonra kenarda durup bir sigara yakıyorlar, sonra devam ediyorlar bir yandan da öksürüp derin nefesler alıyorlar. Bu arada hedefe ulaşmak da mümkün olmuyor tabii. Slogan da “belki bir daha ki sefer” veya “bu defa çocuğunu olabilirdi” 

Çocuksuz çiftlere de bir şey yazayım da bitireyim yavaş yavaş: Erkek sigara içiyor, kadın içmiyor olsun. Gece kadın ve erkek yatağa girer. Kadın sessizce kocasının uyumasını bekler, daha sonra yatağının altından çıkarttığı oda spreyini kocasının üzerine sıkıp, ağzına da naneli bir şeker yerleştirir ve huzur içinde uyur. Slogan da şöyle olur: “Keşke sarılarak uyumak da mümkün olsaydı”

Yazıya başlarken kafamda olan tek şey hezeyan kısmı yazmaktı. Geri kalanlar (film fikirleri, sloganları vs.) sonradan aklıma geldi. Yazımı 15. dakika itibariyle bitiriyorum. Neden söyledim bunu; demek ki daha düzgün bir şeyler yapmak o kadar da zor değil. Bir de oturup zaman harcayıp beyin fırtınası yapınca daha kim bilir ne güzel işler çıkar ortaya.

Saygılar…

Posted by: Bülent Akgül | 24 Mayıs 2007

CUMAYA GİTTİM GELİCEM

Buyurun dostlar, dükkan kepenk açıyor. Uzun bir aradan sonra nihayet tekrar sayfama girebiliyorum, kayıp kaçak yok çok şükür.

Posted by: Bülent Akgül | 5 Mayıs 2007

REKABETİN PAZARLAMA İÇİN ÖNEMİNİ ANLATAN BİR İŞ

Rekabet pazarlamanın efektivitesi için çok önemlidir. Tekel pazarlarda, pazarlamanın tüketiciler için çok da farkındalık yaratacak bir çalışma olduğunu iddia etmek zor. Ayrıca pazarlama aksiyomlarının çeşitlendirilerek tek düzelikten kurtarmak için rakiplerin pazarlama çalışmaları ve onlara verilen tepkisel iletişim çok anlamlıdır. Ne demiş pazarlama guruları; “Bir marka yaratmanın öncelikli şartlarından biri, bir rakip yaratmaktır.”

Sabit telefon pazarının tekeli olan Türk Telekom yıllarca pazarlama iletişimi yapmamıştır, neden yapsın ki; kim gidip başka bir telefon şirketinden hat alabilir ki? Bu noktada hangi kitapta okuduğumu hatırlamadığım bir hikayeyi aktarayım.

Kahramanımız (kitabın yazarı) Wisconsin’de (attım) büyük bir firmada pazarlama müdürü olarak çalışmaktadır. Bölgenin tek elektrik dağıtım firması AAA Elektrik AŞ’dir. Noel haftasında AAA tüm bölge halkına Noel’i kutlayan ve elektrik alımı için kendilerini seçmelerinden dolayı teşekkür eden bir kartpostal yollamıştır. Yazarımız kartı ilk aldığında durumu yadırgamış, “tabii ki sizden alacağım, rakibiniz mi var, mum yakacak değilim ya” biçiminde alaylı bir bakış açısı yansıtmıştır. Daha sonraki günlerde aslında AAA’nın bugün tekel olmasına rağmen, ileride bir rakibi olabileceğini, bu nedenle de AAA’nın müşteri için iyi bir imaj sahibi olma çabası olarak yapılan işi anlamlı bulmuştur.

Türk Telekom ise böylesi bir çabaya gerek duymamıştır. Muadil ürünler olan cep telefonları hızla yayılırken, sabit telefon kullanımının oranı düşerken bile tekel olmasını yeterli görmüştür. Sanıyorum ki ileriki yıllarda Türk Telekom’a rakip bir firma da çıkacaktır, bu vadede kendine güçlü bir marka algısı yaratması doğru bir çalışma olacaktır. Bu nedenle Cem Yılmaz ile yapılan reklam çalışmalarını kutluyorum.

Ayrıca muadil ürünleri kendine rakip görmek gibi doğru bir yaklaşımla kendini yeniden konumlandırmıştır. Türk Telekom genel olarak bir telefon hattı sağlayıcısı olarak algılansa da aslında bir iletişim firmasıdır. Internet servis sağlayıcısı olarak, reklamlarda bu servisini de vurgulamasının doğru olacağını düşünüyorum. Belki ileriki filmler için planlamışlardır.

Cem Yılmaz reklam konusunda harika işler çıkartıyor. Her marka için bambaşka karakterler, bambaşka senaryolar yaratıyor. Reklamlar seyir açısından çok çekici olsa da firmaya katkı açısından ne durumda bilemiyorum. Cem Yılmaz’ı ilk defa Türk Telekom reklamlarında kendisi olarak görüyoruz. Sanırım böyle olması reklama ilgiyi ve reklamın başarısını arttıracaktır. Şu ana kadar seyrettiklerimin hemen hepsini beğendim. Sanırım fiyat avantajının yanında başka bir şeyler de ekleseler daha başarılı olunacaktır. Gerçi düşündüm ama cep telefonundan fiyattan başka ne gibi fayda sağlayabileceğine dair bir fikir yürütemedim.

Saygılar…

Uzun zamandır kafamın kıyısında duran bir konuya artık gireyim istiyorum; hele Göztepe olayı da gündemdeyken. Koca koca adamların televizyonda yıllardır saatler süren programlarda konu hakkında fikir yürüttükleri düşünülürse, mevzunun genişliği ve karmaşası ortaya çıkıyor. Daha çok basketbol ekseninde kalmak istesem de başta futbol farklı spor dallarına da temas edeceğim. Bu nedenle yine ziyadesiyle uzun bir yazı ortaya çıkabilir. Kusura bakmayın.

Dünya Spor İzlemekten Keyif Alıyor

Memleketimizin sportif olaylara yaklaşımını değerlendirmeden önce, önde gelen dört önemli örneği vurgulamak istiyorum. Spor izleyicisinin gerek sayı gerekse yapı olarak nasıl olması gerektiğini ortaya koyacak bu dört örnek; İspanya, Almanya, ABD ve Liverpool’dur.

İspanya spor konusunda ilginç bir ülke. Halkı spor aşığı diyebiliriz. Ne oynanırsa oynansın, kimler arasında oynanırsa oynansın, tribünler doluyor. Tamam, bu pazarlamanın başarısıdır diyecek değilim. Sonuçta tüketim kültürü birinci önemli nokta. Adamlar spor müsabakası varsa gidiyor. Bu kadar spor aşığı bir ülkenin geçtiğimiz yaza kadar hiçbir milli turnuvada kupa kazanamamış olması ilginç aslında. Sporcu fabrikası gibi, her yıl yıldız yetiştiriyorlar hem futbolda hem basketbolda, diğer sporlarda da böyledir belki ama o kısmını bilemiyorum.

Almanya özellikle futbol taraftarlığında belki de dünyanın en iyisi. 3. lig maçında tribünlerde 20.000 insan oluyor, takım fark etmeksizin üstelik. Dortmund BundesLiga’dan düşecek belki de, ama adamlar her hafta 60.000 kişiye onuyor, tribünler tıklım tıklım doluyor. Üstelik kimse de yönetimi istifaya çağırmıyor, futbolcuları ıslıklamıyor, küfür zinhar yok, sahaya yabancı madde atılmıyor.

Liverpool taraftarı, tüm insanlarımıza taraftar ne yapar, takımı nasıl destekler, futbolcuyu nasıl coşturur noktalarında ders olacak nitelikte. Tabii ki tüm İngiltere’nin derdi olan holiganizm problemi orada da var, ancak doğrulara bakmak lazım. “Asla Yalnız Yürümeyeceksiniz” her maçta takımı sırtlayan, takımın arkasında duracağının ne olursa olsun peşinen sözünü veren taraftarın efsane marşı ve bizim tribünlerin mazide bıraktığı “yenilsen de yensen de taraftarın senle” şarkısının daha bir sanatsal hali diyebiliriz.

ABD ise tam bir pazarlama cenneti ve sportif pazarlama konusunda öğrenilecek çok şey var. Bakın WNBA (Woman National Basketball Associatin) bile tüm tribünleri dolu oynuyor. Tribünler dolu dediysem bizdeki gibi 5.000 kişilik dandik salonlarda değil, 25.000 – 30.000 kişilik komplekslerde. Araba yarışlarında Nascar ve IndyCar kültürü yerleşik olan ABD’de F1’in ilk yılında 250.000 izleyiciye ulaşılmış olunması başlı başına pazarlama başarısıdır. Ülkelerinde düzenlenen dünya kupasına kadar futboldan haberdar olmayan bu ülkede bu gün pek çok önemli takım kurulmuştur ve yetenekli futbolcular yetişiyor ve tribünler yine dolu.

Bu örnekler çoğaltılabilir, ancak görüldüğü gibi tamamında ortak nokta olarak spordan keyif almak, sporu izleme isteğine sahip olmak ve sporun sonuç değil sonuca giden süreç olduğunu bilmek öne çıkıyor.

Spor İzleme Kültürümüz Dibe Vurmuş Durumda

Her şeyden önce insanların anlaması gereken bir şey var: sporun tüm dallarında esas olan; eğlence, heyecan ve rekabettir. Spor izleyici açısından sosyal bir aktivite, yapanlar için meslektir. Pazar günü tribüne giden insan, hafta içi mesleğinde daha başarılı olabilmek için ne yapıyorsa, sporcular da kendi mesleklerinde daha başarılı olabilmek için çalışırlar. Birileri daha başarılı olur, bazıları daha az başarılı.

Bizde spor, yani bizdeki spor olarak futbol, izleme kültürü ise başlı başına tatmin olma hadisesidir. Sporun ne olduğunu anlatmak gerekir. Bunun yolu her şeyden önce federasyonun, yöneticilerin ve medyanın ve özellikle medyadaki fanatik yazarların konu hakkında ortak bir zeminde buluşmasıdır. Bir maç oynanıyor, maçta A takımı B takımını darmaduman ediyor, ancak maçı B takımı 1 – 0 kazanıyor ve maç manşetlere taşınıyor; “B muhteşem oyununu 3 puanla süsledi” Bakın ben artık ne maç ne doğru düzgün spor programı seyrediyorum ne de spor yazarlarının yorumlarına inanıyorum. Çünkü maç falan seyrettikleri yok, bence maçın özetlerini seyretseler aynı yorumları yapabilirler. Yönetici ve teknik direktörlerin hali de farklı değil. Daha 5 dakika önce rakibin seni maymun etmiş sahada, dandik bir gol atıp 1 – 0 kazanmışsın, muzaffer bir komutan edasıyla diyorsun ki; çok iyi oynadık, hadi lan oradan, biz görmedik sanki az evvel ne oynadığını.

Öncelikle skor ile sporun aynı şey olmadığını anlatmak lazım, ama daha önce bunu söz sahiplerinin anlaması lazım. Sonrası yavaşça da olsa yerleşecektir. Herkesin şampiyonluk iddiasında olması güzel olurdu tabii ki; bir lig düşünsenize 18 takım var, 18’i de şampiyonluğa oynayacak kadar güçlü. Ama işler böyle yürümüyor, lafla da olmuyor. Demek ki esas olan kupanın peşinden koşmak değildir, esas olan sporun vaadini yerine getirmektir. Bu vaat nedir: eğlence, heyecan ve sosyalleşme. Bu gün ülkemizdeki büyük çoğunluğun ikinci milli takımı Brezilya ise bu Brezilya’nın güçlü olmasıyla açıklanamaz. Burada esas konu Brezilya’nın sporun vaatlerinden eğlence ve heyecanı tam olarak yerine getirilebilmesidir.

Spor izleme kültüründen girip, spor konusunda söz sahiplerinin tavırlarına geldiysem bunun sebebi, yerleşik kültürün (kültürsüzlüğün) değişmesi için esas görevin federasyonlara, yöneticilere ve medyaya düştüğüne inanmamdır.

Federasyonun yapabileceği tek şey ortamı geren yöneticilere ceza vermektir. Mesela hak mahrumiyeti cezasını stadyuma giriş yasağı olarak düzenlemek yerinde olacaktır. Hak mahrumiyeti dediğiniz şey şeref tribününe giriş yasağıdır ve abesle iştigalden fazla bir şey değildir. Halbuki şöyle olmalıdır; çıkıp ortalığı geren yöneticiye 1 ay tüm branşlarda tüm statlara, ikinci defa tekrar ederse 3 ay tüm branşlarda tüm statlara, üçüncü kere tekrar ederse 1 yıl tüm branşlarda tüm statlara giriş yasağı ve dördüncü defa tekrar ederse tüm spor dalları için yöneticilikten ömür boyu men ve tüm branşlarda tüm statlara ömür boyu giriş yasağı getirirsin biter. Sonra bu cezaları adam gibi isim veya takım ayırt etmeden üç kere uygularsın herkes muma döner.

Tabii yöneticiler kendileri ortalığı ateşe veremeyince medyadaki ve tribünlerdeki silahşörlerini göreve çağıracaktır. Tribünler kolay, küfür edene, kavga çıkarana öyle bir ceza verirsin ki kendine ne çarptığını anlayamaz. Ayrıca tribün dışında çıkan olayları da asayiş değil sportif olduğunu kabul edersin ve aynı cezaları bu olaylar için uygularsın olur biter. Medya ise daha zor, medyada denetim sansüre girer. Sansür olmadan bu işleri düzeltecek bir yapı için özgür medyanın tesisi şarttır ve konu ceza ile falan düzenlenemez.

Bu biçimde muma dönen yöneticiler ve tribünler sayesinde zamanla düzelmeler gerçekleşecek, taraftarlar gerçek kimliğine kavuşacak, değişen tribün yapısı sayesinde seyirci sayısı artacaktır. Spor bu yapıda daha pazarlanabilir hale gelecektir.

Rekabet Kazanma Arzusunun Gerisindeki Ayrıntı Değildir

Aksine kazanmak rekabetin ardındaki ayrıntıdır. Zira sporda kazanmak güzeldir, eğlencelidir, yapanlar için amaçtır ancak izleyenler için sadece sonuçtur ve esas olan şey maç esnasında öncesinde ve sonrasında geçirilen güzel zamandır, kazanınca bu zaman uzar, kaybedince kısalır, sonucun (ortalama) izleyici için anlamı normal şartlar altında bundan fazla olmamalıdır.

Bizde ise durum hiç böyle değil. Sahaya çıkıp ne yaptığının önemi yok, tek önemli olan kazanmak. Kazandığın sürece ne yaptığının önemi yok, ister iyi oyna ister kötü oyna; ister sahada kazan, ister masa başında; yeter ki kazan. Böyle olunca da kaybedince neler olduğu meydanda. Bu zihniyeti değiştirmeden sportif pazarlama konusunda bir yere varılamaz. Bakın zamanın efsane takımı Nottingham Forest İngiltere’deki 3. ligde oynuyor, maçlara ortalama 25.000 seyirci geliyor.

Esas Kritik Konu Anadolu’da ve Diğer Branşlarda Sportif Pazarlamadır

Mesela NBA’de takımlar kişilere aittir. Bu kişiler NBA yönetimi izin verirse takımlarını alıp başka şehirlere taşıyabilir. Son yıllarda böyle pek çok taşınma gerçekleşmiştir. Bu takımlar yeni gittikleri şehirlerde de tribünleri doldurmaktadır. Sebebi ise orada insanların yerel takımlara taraftar olmalarıdır. Tabii ki Orlando’da yaşayıp Los Angeles Lakers takımını tutan vardır ama gerçek anlamda azınlıktadır. Bizde ise yerel takımların tutulması hayli düşük orandadır. 3 büyükler deplasmana gidiyorlar ama adı deplasman, seyirci üstünlüğü yine bu takımlarda kalıyor, bazı istisnalar var elbet.

Öncelikle her şehirde oturanların kendi şehirlerinin takımlarına taraftar olmalarını sağlamak gerekir. Bunun için yerel medyaya önemli görevler düşüyor. Ayrıca bu takımlar ile halkın bütünleşmesi için yöneticilerin bazı organizasyonlar düzenlemesi gerekiyor. Kültür – sanat aktiviteleri, eğlencelik faaliyetler, takımın her hafta bir okulda söyleşi düzenleyip, okul bahçesinde şov yapması gibi farkındalık yaratacak işlerle şehirde yaşayanların, şehrin takına destek vermesi sağlanmalıdır.

Federasyon ise maç yayınlarına çeki düzen vermeli, sadece 3 büyüklerin maçlarının yayınlanmasına engel olmalıdır. Örneğin her hafta 2 büyük takımın maçı ve 2 Anadolu takımının maçının yayınına izin vermelidir. Böylece bu takımlar da ulusal medyada yer edeceklerdir.

Memleketimizde basketbol ise tam anlamıyla pejmürdelik düzeyinde. Bu kadar başarılı takımlar yaratacaksın, yıldızlar yetiştireceksin, milli takımın başarılı olacak ama senin takımların boş tribünlere oynayacak. Olacak iş değil. Mesela 4 oyuncumuz NBA’de forma giyiyor. Futbolla karşılaştırırsak Barcelona, Manchaster United, Real Madrid seviyesinde oynayan bu sporcularımızın medyada yer bulma ağırlığı futbolun yanında devede kulak kalıyor. Her şeyden önce toplam süresinin veya sayfa sayısının %50’den fazlasını futbol dışı branşlara ayırmayan yayına ve gazeteye spor programı veya spor gazetesi denmesine engel olunabilir. Saçma bir detay gibi gelebilir, ama futbol ile sporu birbirinin aynısıymış gibi göstermemek başlangıç için anlamlı olacaktır. Ayrıca spor programları ile futbol programları birbirinden ayrılacak, izleyici tavrını ortaya koyabilecektir.

Basketbol programları yapılması desteklenmeli, basketbol sevgisini arttıracak faaliyetler yıldız oyuncuların katılımıyla hayata geçilmelidir. Ancak basketbol için esas konu okul seviyesindeki organizasyonlardır. Bizde örneğin üniversiteler arası basketbol turnuvası eleme usulü bir kupadır. Yani federasyon –ya da hangi kuruma bağlıysa- diyor ki; A üniversitesi sen takım kur, salon yatırımı yap, ilk turda bir maçta elen. Böyle bir düzenle hiçbir alt organizasyon başarısı sağlanamaz. 4 bölgesel üniversite ligi kurulmalı, bu liglerde şampiyon olan takımlar her yıl başka bir şehirde düzenlenecek dörtlü finale katılmalıdır. TRT’nin bu maçları canlı yayınlaması ve her hafta bir program yapması sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde alt lig organizasyonunda başarılı olunabilir. Lise takımları için de benzer bir yapı oluşturulabilir, üniversitelere lise takımlarında oynayan başarılı oyuncuları burslu ve ÖSS’siz okutma hakkı verilmelidir. Böyle olunca gençler için de basketbol hem meslek hem eğitim açısından önemli bir faaliyet olacaktır.

Aslına bakarsanız basketbolun pazarlanması için biraz ezber bozmak gerekiyor. Yayın hakları tüm takımlar için önemli bir gelir kaynağı. Sağ olsun NTV basketbola çok destek veriyor. Mesela federasyon ile NTV beraberce bir basketbol kanalı kurabilir. NBA maç yayınları, Türkiye ligi maç yayınları, Avrupa ligleri ve Avrupa kupaları yayınları bu kanal üzerinden yapılabilir ve basketbol programları yayınlanabilir.

Ezber bozmak şu; böyle bir kanal büyük ihtimalle yayın haklarının satışı kadar para kazandırmayacaktır. Ancak bilet satmak normal bir ürün satışından çok da farklı değildir. Bir kişi önce ihtiyaç duymalıdır. Spor pazarlamasında ise ihtiyaç ancak beğeni oluşturulması ile mümkündür. Böyle bir kanal ile önce beğeni oluşturulmalı, daha sonra insanların tribüne gelmesi desteklenerek bilet alma ihtiyacı ortaya çıkartılmalıdır. Beğeni arttıkça kanalın izlenme oranı artacak ve gelirler de büyüyecektir. Yeni bir şey yok canım NBATV gibi bir şey, tek farkı önce Türkiye ama sonra dünya basketbolu yayını yapacak bir kanal.

Futbol Taraftarının Basketbola Kaymasını Engellemek Lazım

Seyirci yokluğundan şikayet edip, mevcut seyirciyi yermek makul bir davranış olmayabilir, ancak futbol taraftarının basketbol tribünlerinde yer etmesi sporun mevcut durumu açısından hiç de iyi olmamaktadır. Bu taraftarın futbola faydası ne ki, basketbola hikmeti ne olsun! Yıllarca Athena’nın marşını salonlarda haykıran seyircilerden biriyim, ama oldum olası “gururumuzsun sen yeşil sahada” kısmının rahatsızlığını yaşadım. Biri çıkıp adam gibi bir basketbol marşı yazamıyor mu, federasyon yazdıramıyor mu? “12 dev adam” iyiydi de sonrası gelmedi, ama gelmeli.

Takımlarımızın kendi basketbol taraftarı kitlelerini oluşturması gerekiyor. Basketbol futbola göre kurallar açısından daha tekniktir. Anlaşılması daha zordur. Kuralları bilmeyen bir tribün topluluğu ise kuru kalabalıktır. Ne hakemi etki altına almayı, ne takımını coşturmayı ne de rakibi baskı altına almayı beceremezler. Bu nedenle de futbol taraftarının basketbola kaymasını engellemek gerekir.

Bunu başaran kulüplerden özellikle Bamvit’i kutlamak gerekir. Bir şey daha var; bence tüm müessese kulüpleri isimlerinde şehir adını da kullanmalıdır. Böylece yerleşik nüfusla bağlar güçlendirilebilir. Toplam içerisinde bir detay olsa da bir tuğla koyar, bir iş yapar. Mesela neden Türk Telekom, Türk Telekom Ankara olmasın ki?

Güzeli Verince Alan Oluyor, Vermeyi Bilen Yok

EuroSport’u izleyeniniz vardır. Muhteşem bir kanal, çalışanlar harika, yorumlar harika, bir kere sporun ne olduğunu biliyorlar, sundukları spor dalını biliyorlar veya azmedip öğreniyorlar. Üstelik normalde hiç karşılaşmadığımız spor dallarıyla tanışma imkanı sunuyorlar. Açıkçası oldum olası extreme sporları futboldan daha çok sevmişimdir. Yıllar önce Snooker ve Curling ile tanışmıştım ama artık Türkçe seyretme imkanım olduğu için mutluyum.

Burada iş TRT’ye düşüyor ama TRT üç maymunu oynuyor yıllardır. Spor yayıncılığı yapacağına özel kanallarla futbol yayını rekabetine giriyor. TRT’nin görevi ortada, yasada yazıyor. Açık ve seçik biçimde yasal yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar ve kimsenin umurunda değil. Açıkça söylüyorum kapatın bütün kanallarınızı, dağıtın bütün ekibinizi, devlet televizyonu böyle olup benim ödediğim vergilerle eşe dosta maaş dağıtacaksa hiç olmasın daha iyi.

Hazır Spor Demişken Galatasaray’a Bir Kurtuluş Modeli Önereyim

Galatasaray’ın hali harap biliyorsunuz. Bu takım nasıl kurtulur sorusunun cevabı o kadar da zor değil, cevabı uygulamak da kolay. Tek problem yöneticilerin küçük esnaf hesaplarından kurtulup gerçek potansiyeli görmeleri ve cesur olmalarıdır. Diğer kısımlar detaydır.

Önce taraftar konusunu inceleyelim. İstanbul nüfusu 10 milyon, bunun sadece yarısı futbolla ilgileniyor desek 5 milyon futbol izleyicisi var demektir. Bunların yalnızca 3 milyonu 3 büyüklerin taraftarı desek ve takımlar arasında eşit bölsek, Galatasaray’ın İstanbul’da yerleşik 1 milyon taraftarı var demektir. 10.000 kombine satan Galatasaray bir yıl boyunca yaklaşık 60.000 farklı insanı tribüne çekiyor demektir. Hesabım şöyle; Ali Sami Yen’e maç başına ortalama 16.000 kişi gelse, 6.000 biletli izleyici eder. İç saha maç sayısı 25 olsa toplam 150.000 kişi eder. Biletli bir seyirci bir yılda ortalama 3 kere maça gitse 50.000 farklı insan eder ve 10.000 kombineyi ekleyince bir yılda 60.000 farklı insan tribüne gidiyor demektir.

Toplam 1 milyon taraftarın da türlü sebeplerden yarısı maça gidemiyor dersek, şu anda tribünlere gitmeyen 440.000 potansiyel bilet alıcısı var demektir. Öyleyse Galatasaray’ın (diğer tüm takımlar gibi) büyük potansiyeli tribünlere gelenler değil, gelmeyenlerdir. Ortalama bir firmanın, ortalama bir pazarlama müdürü olsanız hangi gruba odaklanarak iletişim faaliyetlerinizi yürütürdünüz? Cevap ortada uzatmayayım.

Şimdi birinci adımda tribüne gelme imkanı ve hevesi olmasına rağmen gelmeyen taraftarın neden gelmediğini sorgulamak lazım. Pek çok sebep sayılabilir, ancak bence mevcut tribünlerin hali dışarıda kalanların dışarıda kalma sebeplerinin en önemlisi. Yani yönetim önce taraftar profilini değiştirmeli. Şöyle ki; çıkın sezon başında söyleyin kardeşim; küfür edecek, sahaya yabancı madde atacak, olay çıkartacak, kavga edecek adam gelmesin maça, istemiyoruz deyin. Sonra bu insanlara karşı önlem alın, tribünlere girmelerini yasaklayın, kombinelerini iptal edin. Emin olun kısa zamanda tribünler değişecek, dışarıda kalan büyük pazar yavaş da olsa içeriye akmaya başlayacaktır. Tabii ki modern bir stadyum, kolay ulaşım, geniş park alanları, adam gibi yiyecek olanakları, takımın durumu, maçın önemi, bilet fiyatları gibi sayısız faktör de var ama sen tribünleri temizle önce, sonrası gelir. Her şeyden önce tribünler hayatta kaybetmiş insanların kazanma arzularını tatmin ettikleri bir toplanma alanı değildir. Bu psikolojideki insanların tribünlerden uzaklaştırılması demek, daha olgun, daha az kaybeden, nispeten daha başarılı ve doygun insanların maça gelmesi, sonuçtan öte sporun öne çıkması anlamına gelir. Tribünlerin bu günkü haliyle Galatasaray’ın uzun vadeli organizasyonel başarılar için varacağı hiçbir yer yoktur.

Bu dönüşüm sayesinde bilet ve kombine alacak taraftarın mevcutlardan daha yüksek gelir grubunda olacağı da hesaba katılınca hem bilet hem de kombine gelirleri artacaktır.

Galatasaray UEFA kupası ve Avrupa Süper Kupası’nı kazanmış bir takım olarak, taraftarını yerel kupalarla tatmin edemez. Fenerbahçe’yle sidik yarışı tutturarak ancak mevcut bilet alan dar gruba bir şeyler verebilir. Ancak dediğim gibi gerçek potansiyel şu an dışarıda duruyor. Takımın hali ve kadrosuyla Avrupa kupalarında zirveye oynaması mümkün değil zaten, öyleyse bırak Türkiye’de de şampiyon olmayıver, ne olacak. Türkiye’de şampiyonluk ancak Galatasaray hariç diğer takımları tatmin edebilecek bir başarıdır.

Öyleyse ikinci önerim şu; bu günkü tüm futbolcularını sat. Sat be ne olacak, 3 – 4 yıl şampiyonluk iddian olmasın. Zaten o formayı kaplumbağalara giydirsen, bu ligde ilk ona girersin, bir de alt yapıdaki yetenekleri göz önüne alınca ilk beşe oyna. Galatasaray 14 yıl şampiyon olamadı zamanında, olabilir, 140 yıl da şampiyon olamayabilirsin, sonuçta bu spor ve top yuvarlak. Ne kaybetti; hiçbir şey. Bu gün Galatasaray gençlerden kurulu bir takım yapsa yine ligin en iyilerinden biri olur zaten. Böylece hem futbolcu satışlarından gelir elde eder (herhalde 20 futbolcu 10 milyon $ eder), hem maaşlara ödenen paralardan kurtulur (yıllık yaklaşık 15 milyon $) hem de gençlere yapılan yatırımla geleceğin takımı yaratılır. Şöyle pazarlanabilir “5 yıl sonraki Türkiye Milli Takımı Ali Sami Yen’de”. Tabii bunu söylemek için takımda hiçbir yabancıya yer vermemek lazım, aman verme, sanki gelenler kuş mu konduruyor. Bizim millet iki şeyi çok sever ve destekler: (1) gençlik, (2) mazlumluk. Gençliği kullanarak pek çok insan tribüne çekilebilir. Hele ki bu takımın başına Bülent Korkmaz veya Ertuğrul Sağlam gibi bir teknik direktör getirirsen tadından yenmez.

Esas problem ise burada değil; böyle iddiasız ve yıldızsız bir takım taraftarı tribüne çekebilir mi? Çeker tabii ki neden çekmesin; sen sporun esas güzelliğinin tabelada yazan rakam olmadığını, çalım, direkten dönen şut, serbest vuruştan atılan gol, kaçan penaltı, kalecinin doksandan çıkarttığı gol olduğunu anlatırsan, anlayan insanları tribünlere çağırırsan, o tribünleri doldurursun. Teknik direktörüne de sonuç önemli değil, ilk ona gir yeter ve tribünlere keyif verecek bir şov izlet dersen, tribünleri hem de ağzına kadar doldurursun.

Bu gençlerle 3 yıl transfer yapmadan oynasan, gençler olgunlaşsa, sen üç yılda mali yapıyı toparlasan, ondan sonra her yıl bir yıldız transferi yapar takımı 6 yıl içinde Avrupa’da şampiyonluk kovalayan hale getirirsin. Ama bizde kangrene merhem sürerek anlık başarıların peşinden koşmak, yöneticilerin kısa vadeli çıkarları için daha doğru olduğundan, bunlar yapılamıyor. Bir de iki yılda bir seçim yapılması kadar saçma bir şey olamaz. Seçimleri 4 yılda bir yapsan, yönetim 4 yıl için daha radikal uygulamalara cesaret bulabilir.

Ayrıca böyle ikilik olmaz, olursa hiçbir yere varılamaz. Sen taraftara maça gel takımı destekle diyeceksin, ama takımla ilgili hiçbir konuda söz sahibi olmalarına izin vermeyeceksin. Yapılacak şey basit: Barcelona modeli. Nedir bu; kulübe üye herkes başkanlık seçiminde oy kullanabiliyor. Barcelona’nın son seçimlerinde 2,5 milyon insan oy kullanmış. Getir bu düzeni Galatasaray’a, taraftara de ki; benim modelim bu, yapacağım şey bu, hedefim bu. Taraftara anlat derdini, modelini taraftar seçsin. Hadi takımı lise egemenliğinden çıkartmak işine gelmiyor, o zaman aç bir anket iki model öner, biri benim anlattığım gibi bir şey, diğeri de böyle gelmiş böyle gider sistemi. Bırak taraftar seçsin; taraftar seçtiği sistemi destekleyecektir.

Bakın açık söylüyorum; çevremdeki taraftarlardan bir tanesi bile Galatasaray’ın şampiyon olup olamamasıyla ilgilenmiyor. Herkesin derdi belli; takım seneye Avrupa kupalarında ne yapacak? Ne yapacağı belli aslında gidip madara olup dönecek. Öyleyse yöneticilerin nedir bu şampiyonluk sevdası; ne olacak adımız altın harflerle yazılsın mastürbasyonu (mastürbasyon kendi kendini tatmin etmek demektir, diğer çağrışımlara kayılmasın).

Saygılar…

Posted by: Bülent Akgül | 19 Nisan 2007

AÇIKLAMA – BENCE ÖNEMLİ

Buradan sayfamı takip eden herkese bir açıklamada bulunmayı uygun görüyorum.

Bundan sonra gittiğim, gördüğüm, alış – veriş yaptığım, yani bir biçimde müşterisi olarak ürün ve hizmet satın aldığım yerler hakkında, isim ve iletişim bilgileri de belirterek yorum yapacağım. İlk yorum bu yazının altında.

(1)Yorumlarım 6 derecelendirmede olacak: muhteşem, çok iyi, iyi, kötü, çok kötü, berbat. Büyük ihtimalle muhteşem ve berbat çıkmayacaktır. Tam ortadaki “0” noktasındaki değerlendirmelerimi yazmayacağım.

(2)Çok sık alış-veriş yapan veya gezip tozan bir insan olmadığım için bu konuda çok fazla yazı ekleyeceğimi düşünmüyorum.

(3)Yorumladığım firmalar, mekanlar tanıdığım veya tanımadığım kişilere ait olabilir, objektifliğim değişmez. Tanıdığımsa bunu belirtirim.

(4)Yorumladığım firmaların, mekanların ilgili kişileri ben yazımı sizlerle paylaştığım sırada yazıdan haberdar olmayacaklar. Sonra öğrenebilirler, orası beni bağlamaz.

(5)Sipariş üzerine yazı yazılmayacaktır, kimse böyle bir beklentiyle talepte bulunmasın. Bu sayfa kimsenin reklam alanı değildir.

(6)Bu yazılardaki amacım, iyileri alkışlamak ve iyi olmak için üstlendikleri maliyetleri anlamlı kılmalarına destek olmak, kötüleri eleştirmek ve kötü olmalarını cezalandırmaktır.

(7)Tüm yorumlarım bence objektif olsa da sizce subjektiftir. Benim müşteri olarak memnun olmam kimsenin memnuniyetinin teminatı değildir. Tam tersi de doğrudur.

Saygılar…

Posted by: Bülent Akgül | 19 Nisan 2007

ÇOK İYİ – MOBİLYA VE DEKORASYON

Lütfen öncelikle şu kısa açıklamayı okuyunuz: “AÇIKLAMA – BENCE ÖNEMLİ

Malumunuz, evlilik sezonu açılıyor, sezonla beraber de yaklaşık 400 sektör hareketleniyor. Bunlardan biri de mobilya sektörü. Sezon açılış süreci ve mobilya almanın çok zor olması itibariyle ilk olarak mobilya hakkında yazıyorum.

Şirketin adı: Çapa Dekorasyon

Telefon: 0212 675 12 46

Web: www.capadekorasyon.com (site çok kötü, düzeltirler herhalde. Güncelleme: Siteyi düzetmişler, ama ben yine beğenmedim)

Bu firmayı tanıyorum. 2000 – 2002 arası burada çalıştım. 2004 yılında ise mobilya satın aldım. Bu nedenle çok iyi bildiğim bir firmadır.

Bilenler bilir; mobilya almak zahmetli iştir, görüntüsü nasıl olacak, kalitesi nasıl olacak, tarzı bana uyacak mı, verdiğim paranın karşılığını alabilecek miyim türünden yığınla soru kafaları kurcalar. A’dan aldığım yemek takımı ile B’den aldığım koltuk takımı birbirine uyacak mı, mobilyalarım bana verilen teslimat tarihinde evimde olacak mı gibi yığınla tedirginlik de cabası.

Çapa hakkında söyleyeceklerimi de bu sorular kapsamında değerlendireyim.

(1).Görüntüsü nasıl olacak?

Bu tamamen size bağlı. Mağazadan bir ürünü beğenerek alabilir veya kendinize özel tasarım ve üretim yaptırabilirsiniz. Daha çok iç mimari ve proje çalışması yapan Çapa size beğendiğiniz görsellikte mobilyaları kağıt üzerinde hazırlayacak, sonra da projedekinin aynısını üretecektir. Buna emin olabilirsiniz. Tek problem bazı insanlar kağıt üzerinde veya bilgisayarda modellenmiş görüntülerin evlerine koyulduğu zamanki halini gözlerinde canlandırmakta zorlanırlar. Bu sizin için bir sorunsa, hazırlanan projeyi dikkatli inceleyin. Özellikle renk seçimleri çok kritiktir, çünkü küçük renk veya kumaş numunelerinde beğenilen renkler, mobilyaya, bir diğer ifadeyle büyük cisme uygulandığında aynı beğeniyi sağlamayabilir. Bu noktada kendinize güvenemezseniz, mimarların yönlendirmesine açık olmalısınız.

(2). Kalitesi nasıl olacak?

Bakın en büyük sorun bu; benim diyen mobilya ustası bir mobilyaya dışarıdan bakınca malzeme kalitesini anlayamaz. Anlarım diyen de yalan söylüyordur. Yalnızca bağlantı parçalarına kalite puanı verebilir. Açıkça söylüyorum; Çapa gerçekten kaliteli malzeme ve işçilik kullanır. Üretim süreçlerini bilmesen iki yıl çalışmış olmama rağmen bu kadar net konuşamazdım. Ayrıca iki yıldır Çapa’dan aldığım mobilyayı kullanıyorum ve çok memnunum; sandalyeler sallanmıyor, raylar ve menteşeler hala sapasağlam ve dolaplar da taş gibi duruyor.

(3). Tarzı bana uyacak mı?

Açıkçası burada iş size düşüyor. Bir tarzınız varsa ve daha önemlisi ne istediğinizi biliyorsanız ve en önemlisi bu isteğinizi anlatabiliyorsanız, tabii ki ortaya çıkan sonuç tarzınızı yansıtacaktır.

(4).Verdiğim paranın karşılığını alabilecek miyim?

Bu soruya sizin yerinize cevap veremem, çünkü herkes için paranın karşılığı değişkendir. Sizin için paranın karşılığı kaliteyse (ürün ve hizmet), karşılığını alırsınız. Estetikse (1). maddeyi önemseyiniz, tarzsa (3). maddedeki çekincelerim önemli. Bu soruya yanıt aramaktansa Çapa’nın fiyat politikasını açıklamayı ve kararı size bırakmayı tercih ederim. Çapa’da ürünler piyasa ortalamasından pahalı, en pahalı gruptan ucuzdur, ancak kesinlikle fahiş değildir ve talep ettiği paranın karşılığını vermek kaygısını taşır. Kaliteyle, kişiye özel üretimle, garanti kapsamıyla, satış sonrası hizmetleriyle benim tanıdığım diğer tüm mobilya mağazalarından farklıdır. Buradaki fiyat yüksekliği diğer mağazalarla karşılaştırınca vardığım bir sonuçtur. Fiyatlar sizin için yüksek veya düşük kalabilir, orasını bilemem. Bence sunulan toplam değer ile karşılaştırılınca Çapa’nın fiyatları uygundur.

(5). Teslimat tarihine sadık kalınacak mı?

Özellikle yeni evlenenlerin, evlerini, doğru zamanda hazırlamaları çok önemlidir. Bu nedenle sözüme güvenin, Çapa, büyük ihtimalle ürünlerinizi size verilen tarihten bir hafta önce, küçük ihtimalle de son bir hafta içinde teslim edecektir. Teslimat gecikmesi benim çalıştığım 2 yıl boyunca hiç yaşanmamıştır.

Beş temel soruya yanıt aradım. Çapa, fiyat açısından biraz yüksek olduğu için mükemmel değildir. Ancak yüksek fiyat, karşılığı varsa katlanılabilirdir. Mobilya gibi her yıl alınmayan bir şey için biraz fazla bütçe ayrılabilir. Tabii ki bütçe yoksa, yapacak bir şey de yoktur.

Bu yazıyı yazmadan önce içeriden bilgi aldım. Eskiye göre değişen bir şey yokmuş.

Mobilya Alırken Dikkat Edilecek İncelikler

Bu işi bilen biri olarak birkaç püf nokta saymak istiyorum. Kafaları gezdikleri mobilya mağazaları ile karışan, seçenekler arasında boğulan herkese ışık olur umarım:

(1).Mobilya alımında ucuz, kaliteli, güzel ve tarz sahibi dörtlüsünün bir araya gelmesi mümkün değildir. Kalite ve ucuzluk arasında bir seçim yapmak kaçınılmazdır. Şöyle açıklayayım: Bir mobilya MDF ile yapılmış olsun. En iyi MDF ile en kötü MDF arasında nerdeyse 3 kat fiyat farkı vardır. Sözde mobilya MDF’dir, ancak önemli olan hangi MDF olduğudur ve inanın bunu bakarak veya inceleyerek anlamanız söz konusu değildir. Ayrıca bağlantı parçaları (menteşeler, çekmece ve sürgülü dolap kapağı rayları) çok önemlidir. Bir bağlantı parçası mobilyanın uzun ömürlü olması için esas önemli konulardan biridir. Buna dikkat edin.

(2).Genelde ucuz mobilyalar koyu renklidir. Nedeni şu: Ucuz olması için maliyeti düşük kaplama kullanılır, maliyeti düşük kaplamadaki kusurları örtmek için de mobilyalar koyu renkle cilalanır. Her yerde koyu renk görüyorsanız bunun sebebi moda olması değildir. Tabii ki her koyu renk de kalitesiz değildir. Bunun için aynı mağazadaki açık renkli mobilyaların kaplamalarını ve cilasını inceleyebilirsiniz. Koyu renk konusunda bir de “Wenge” hadisesi var ki dillere destan. Efendim “Wenge” bir renk değildir; bir ağaçtır. Kaplama olarak da pahalı bir ağaçtır. Wenge diye satılan mobilyalar kayın üzerine siyah cila atılmış olanlardır ve Wenge falan değildir. Wenge kaplama şöyle gözükür: Kayındaki gibi büyük damarları yoktur, deseni daha düzdür. Bunun yanında üzerinde küçük küçük çentikler varmış gibi gözükür. Bu çentik görüntüsü beyaz ışık altında dar açıdan bakıldığında mobilyanın üzerine sim dökülmüş gibi bir algı yaratır. Wengenin kendisi koyu renkli bir ağaç olduğu için cilası koyu renk olur ve bu siyah değildir.

(3).Bir yerde gördüğünüz mobilyanın renk, cam ve kulplar gibi görünen eklerinden ayırıp kafanızda ham halini canlandırmaya çalışın. Çünkü genelde aynı modeller farklı ek parçalarla donatılarak satılıyor. Temelde aynı olan ve hatta aynı yerden (genelde Ankara’daki sitelerden) alınan bu mobilyalar birbirinin özde aynısıdır, durduk yere fazladan para ödemeyin. Genelde bağlantı parçaları montajlı geldiği için bu kapsamın dışındadır.

(4).Cila kalitesi uzun ömürlü güzel görünüm için olmazsa olmaz şarttır. Genelde mobilyalar ham haliyle alınır ve sonradan cilalatılır. Bu nedenle pek çok mağaza modelde değişiklik yapamazken, renk ve ek parçaları değiştirebilir. Cilanın kaç kat olduğu, hangi maddelerin kullanıldığı hakkında detaylı bilgi isteyin, mümkünse bu maddeleri araştırın. Ancak yine de cilası bitmiş bir mobilyanın cila kalitesini anlamanız mümkün değildir.

(5).Eğer renk değiştirecekseniz mobilyanın ham halini görmek isteyin. Bütün kusurlarıyla çırılçıplak kalacaktır. Eğer renk değiştirmiyorsanız, mobilyanın raflarından birini çıkarın ve arkasına bakın. Genelde raf arkaları cilalı değildir ve böylece kullanılan malzemeyi görebilirsiniz. Bilmeyen vardır diye söylüyorum: MDF sütlü kahvenin koyusu gibi gözükür ve tek renktir, dümdüz bir yapısı vardır. Suntanın görüntüsü ise talaş parçalarının birleşimi şeklindedir.

(6).MDF-Lam ve Sunta-Lam malzemelerden kaçının. Eğer yeterli bütçeniz yoksa, geçici olarak mobilya alıyorsanız, bu malzemeler tercih edilebilir. Ancak evladiyelik bir mobilya için kesinlikle önerilmez. Ne kadar düzgün kullanırsanız kullanın, sunta-lam size en fazla 3 yıl hizmet edecektir, daha sonra değiştir beni diye yalvaracaktır.

(7).Sandalye ve koltuk konusu müşteriler için tam bir muammadır. Bakın söylüyorum; koltuk ve sandalyenin üzerine kumaş geçirildiği anda mümkün değil ne olduğu anlaşılamaz. İster oturun, ister üzerinde zıplayın kesinlikle hiçbir kalite değerlendirmesi yapamazsınız. Bu konudaki önerilerim şöyle olacak. Koltuk ve sandalyelerinizin iskeletini görmek isteyin. Ağaç iskelet bağlantılarında sadece çivi ve vida kullanılmadığına emin olun. Doğru bağlantı biçimi köşelerin belli paylar ile iç içe geçmesi ve bu payların güçlü ahşap yapıştırıcılarla yapıştırılması, daha sonra da vida ile güçlendirilmesidir. Sadece vida ile tutturulmuş bağlantılar çok kısa zamanda deforme olacaktır. Eğer mevcut mobilyalarınızda böyle bir dertten muzdaripseniz büyük ihtimalle sorun bağlantıların sadece vida ile yapılmış olmasıdır. Koltuk iskeletlerinde ahşap tercih edin. Diğer tüm malzemelere göre daha dayanıklıdır.

(8).En başta sıraladığım altı sorunun birini de burada cevaplayalım: Farklı yerlerden aldığım mobilyalar birbirine uyacak mı? Ben bunu bilemem, uyar da uymaz da. Size tavsiyem hepsini aynı yerden alın. Bazı mobilyalara biraz yüksek bedel ödeseniz bile hem pazarlık gücünüz yükseleceği için daha çok indirim alacak ve dip toplamda benzer rakamlara ulaşacaksınız, hem de görüntüyle ilgili sıkıntılardan kurtulacaksınız.

(9).Pazarlığı abartmayın. Bu en sık yapılan hatadır. Bir malın bir maliyeti vardır ve satan şirket size yaptığı satıştan para kazanacaktır. Mobilyada maliyetleri düşürmek o kadar kolaydır ki, aklınız oynar. Mesela bir yatak odası takımı 3.000,00 YTL, aynı görünümlü bir diğer yatak odası takımı başka bir mağazada 5.000,00 YTL ise, bu fiyat farkını sadece üretim maliyetiyle bile açıklamak mümkündür. Pazarlığı abartırsanız, mobilyacı da sattığı maldan karını çıkartmak için maliyet düşürme çabalarını abartacaktır. Siz birbirinin aynısı iki mobilya arasındaki farkı göremeyebilirsiniz, ancak dağlar kadar fark olacağı kesindir.

Umarım bu tavsiyelerim size faydalı olur.

Saygılar…

Şimdi en iyi Türk markası şudur diyeceğim de demesine, dedikten sonra eni yüzü düzgün biçimde anlatmak lazım neden böyle düşündüğümü. O kısımdan ürkmesen daha önce açıklardım, ama dayanamıyorum artık. Ve söylüyorum; kanımca en iyi Türk markası NTV’dir. (Turkcell’de iyi, hele şu Celo Can’lar herkesin yanında sokakta yürüyor ya, aidiyet hissi yaratıyor insanda; sonra yazayım ben bunu)

Nerden çıktı medya markası, gıda var, memleketin gururu tekstil var, hiçbiri yoksa yılların Arçelik’i var. NTV’ye en iyi payesini veriyorum, hiçbir şüphem yok üstelik. (Gerçi Turkcell de çok iyi ama 2. en iyi olur benim için en iyi ihtimalle)

NTV’nin Korsanı Çıktı

Markaların iletişim için reklamlara dünya kadar para döktüğü şu fani dünyada, esas mesaj taşıyıcı olan televizyonun sahibi olan bir kanalın en iyi marka olması şaşırtmamalı bence kimseyi. NTV Türk televizyon piyasasına getirdiği çok büyük yeniliklerle fenomen olmuş bir medya markasıdır. Bu gün anket sonuçlarına güvenseniz memleketin yarısı NTV, Cnbc-e, Discovery seyrediyor. Kalan yarısı da diğer haber kanallarına kitlenmiş durumda ki; ATV’nin, ShowTV’nin, Kanal D’nin ve Star’ın yüzüne bakan yok. Tabii gerçekle de bunun alakası yok. İşte NTV’nin yarattığı şey bu; bir televizyon markası olarak, insanların kendi sosyal statülerini yükseltme çabası için taktıkları maskenin üzerinde yazan üç harf. Böylesi bir durumu NTV tasarlamamıştır elbet, böyle bir hedefleri yoktur, buna eminim, ama gerçek ortada duruyor. Şimdi bunu farklı markalarla karşılaştırırsak mesela; Şahin taksinin önüne Mercedes yıldızı takmak, taklit Armani giymek, sahte Issey Miyake parfüm kullanmak vs. bütün gece dizi ve kavga eden jüri seyredip, sonra da “bizim televizyonda NTV’den başka kanal açılmaz” demek pek çok açıdan aynı kefeye konulabilir. Bir diğer ifadeyle NTV korsanı çıkmış bir televizyon markasıdır diyebilirim. Tabii ki bunu bir başarı rozeti olarak anlatmıyorum. Sadece durumu açıklamaya ve biraz da bu insanların haline değinmek için giriş yapmaya çalışıyorum.

Geçenlerde RTÜK bir araştırma yapmıştı biliyorsunuz. Sonuçlar televizyonlarda yayınlanmış, bitmek bilmez tartışmalara yol açmıştı. Şimdi bu tartışmalara girecek değilim. Esas konum bu değil. Önce birkaç sonuç aktarmak sonra da bir cümle ile onca boş lafın ötesine geçen bir kişiyi ve söylediğini hatırlatmak niyetindeyim.

Sonuçları aktarmak için araştırmaları inceliyordum da şunu görünce çok güldüm, hemen paylaşayım dedim; efendim, ankete katılanların %3’ü reklamları görünce televizyonu kapatıyormuş.

Anketten seçme sonuçlar:

%51,3 – Haberleri doğru, güvenilir, gerçekçi olduğu için seviyorum.

%18,1 – Magazin haberleri çok fazla olduğu için sevmiyorum.

%29,9 (1. sebep olarak), %34,2 (2. sebep olarak) – Taciz, tecavüz haberi olunca kanal değiştiriyorum.

%17,5 (1. sebep olarak), %10,7 (2. sebep olarak) – Magazin haberi olunca kanal değiştiriyorum.

Vatandaşlarımız, tekrar eden görüntülerden, “AZ SONRA” sunumundan ve haberlerin ziyadesiyle abartılıyor olmasından şikayetçi.

Son olarak da halkımız ekonomi, siyaset, kültür – sanat, toplumsal içerikli haberlerin daha çok olması gerektiğini düşünüyor, bir diğer soru da ise %60 dünya gündemine yeterince yer verilmediğinden şikayetçi.

Hemen bir soru sorayım: Siz bu sonuçlara inandınız mı? Ben inanmadım.

Bunca şeyi niye yazdım; Can Dündar’ın sunduğu ve NTV’de yayınlanan “Neden” programında bu araştırma ve sonuçları tartışılırken Reha Muhtar bir şey dedi, onu yazacağım, zemin olsun diye. Reha Muhtar yukarıda verdiğim sonuçları aktararak: “kardeşim, madem rahatsızsın bunlardan, madem dünya ve ekonomi haberi istiyorsun, aç NTV’yi seyret, bütün gün magazin seyredip, sonra birisi sorunca magazinden şikayetçiyim diyorsun, yalan söylüyorsun.”

İşte NTV markası burada ortaya çıkıyor. Ankete katılanlar da biliyor bazı konularda gerçeği saklamak konusunda kendilerini mecbur hissettiklerini, uzmanlar da inandırıcı bulmuyor zaten bu sonuçları. Bir gerçeği saklıyorsunuz, karşılığında “beyaz yalan” söylüyorsunuz ve bu beyaz yalan: NTV.

NTV Fark Yaratmanın Kutsal Kitabını Yazar, Mor İnek Kadar Satmaz

Alt başlıktaki “Mor İnek” konusuna hiç bulaşmayayım, oraya bir dalarsam zor çıkarım. Zaten bazen kendimi Süleyman Demirel gibi hissediyorum. Mevzu belli, ben yamacında dönüp duruyorum. Konuya dokunana kadar da ne bende yazacak hal kalıyor, ne okuyucuda okuyacak hal.

NTV nedir dersek; Türkiye’nin ilk haber kanalıdır. Takipçileri kimdir dersek CNN Türk, Haber Türk, Sky Türk, TGRT Haber.

NTV sadece kuruluşuyla değil devamında da pek çok fark yaratmıştır. Hangi konularda derseniz, işte listesi; (1) ekip, (2) haber yöneticiliği, (3) tarafsızlık, (4) tartışma ve haber programları, (5) sosyal sorumluluk (6) izleyiciye saygı, (7) istikrar ve bütünlük (8) tasarım. Şimdi sırayla gidelim.

(1) Ekip: Genç habercilerin ekranda yer alması NTV sayesinde bir akıma dönüşmüştür. Bu gün NTV’de haber sunan kişiler en az 8 – 10 yıldır bu kanaldadır ve NTV Türk haberciliğine “habercilikte güven, güven için de devamlılık esastır” ilkesini hatırlatmıştır. Hatırlayalım mı o yılları; büyük kanallarda isim yapmış haber spikerleri oradan oraya yüksek ücretlerle transfer oluyor, haber ve genç ikilisi ancak hava durumu sunan havalı spikerler ve spor haberlerinde bir araya geliyordu. Habercilikte tecrübe çok önemlidir, ancak NTV’nin genç haber ekibi, bu işe yıllarını vermiş tecrübeli büyüklerinden çok daha iyi iş çıkartmıştır.

(2) Haber Yöneticiliği: Fenerbahçe’nin Avrupa Şampiyonu olma projesini bilirsiniz; içlerinden çıkmış bir teknik direktör, Türk oyuncuların iskeletini oluşturduğu bir takım ve istikrar. Şimdi bu üç bileşenli kimyasal formülün Galatasaray’ın UEFA Kupasını kazanmasından sonra ortaya çıktığını da hatırlatırsam bundan sonraki açıklamalarıma kendimi bile hayrete düşürecek harika bir zemin hazırlamış olurum. Spikerler görünen yüzdür, NTV görünen yüzlerini genç, dinamik ve güven uyandıran kişilerden seçerken, arkada muazzam bir ekip kurmuş ve kanal yöneticileri de bu ekibin başarılı olması için gereken katkıyı sağlamıştır. Bu katkı tam olarak kanal ve kanalın bağlı olduğu Doğuş Holding yöneticilerinin NTV’yi habercilik konusunda özgür bırakmalarıdır. Diğer büyük kanallar birbirlerinin ve rakiplerinin bağlı olduğu holdinglerin ipliğini pazara çıkartma yarışını sürdürürken, hükümetin yanında saf tutarken, NTV (burada büyük alkış Şahenk ailesine) bu tip kısır tartışmalara girmemiş ve haber kanalcılığında bir anda (belki de kendilerinin bile tahmin edemediği kadar hızlı) patlayıvermiştir. Bizim milletin başarı anlayışı budur: Galatasaray böyle yaptı ve başarılı olduysa biz de aynısını yapar ve başarıl