Posted by: Bülent Akgül | 26 Nisan 2007

SPORLA İLGİLİ ÇOK TELDEN VE PAZARLAMASIZ YAZI MI OLUR, BİR DE GS

Uzun zamandır kafamın kıyısında duran bir konuya artık gireyim istiyorum; hele Göztepe olayı da gündemdeyken. Koca koca adamların televizyonda yıllardır saatler süren programlarda konu hakkında fikir yürüttükleri düşünülürse, mevzunun genişliği ve karmaşası ortaya çıkıyor. Daha çok basketbol ekseninde kalmak istesem de başta futbol farklı spor dallarına da temas edeceğim. Bu nedenle yine ziyadesiyle uzun bir yazı ortaya çıkabilir. Kusura bakmayın.

Dünya Spor İzlemekten Keyif Alıyor

Memleketimizin sportif olaylara yaklaşımını değerlendirmeden önce, önde gelen dört önemli örneği vurgulamak istiyorum. Spor izleyicisinin gerek sayı gerekse yapı olarak nasıl olması gerektiğini ortaya koyacak bu dört örnek; İspanya, Almanya, ABD ve Liverpool’dur.

İspanya spor konusunda ilginç bir ülke. Halkı spor aşığı diyebiliriz. Ne oynanırsa oynansın, kimler arasında oynanırsa oynansın, tribünler doluyor. Tamam, bu pazarlamanın başarısıdır diyecek değilim. Sonuçta tüketim kültürü birinci önemli nokta. Adamlar spor müsabakası varsa gidiyor. Bu kadar spor aşığı bir ülkenin geçtiğimiz yaza kadar hiçbir milli turnuvada kupa kazanamamış olması ilginç aslında. Sporcu fabrikası gibi, her yıl yıldız yetiştiriyorlar hem futbolda hem basketbolda, diğer sporlarda da böyledir belki ama o kısmını bilemiyorum.

Almanya özellikle futbol taraftarlığında belki de dünyanın en iyisi. 3. lig maçında tribünlerde 20.000 insan oluyor, takım fark etmeksizin üstelik. Dortmund BundesLiga’dan düşecek belki de, ama adamlar her hafta 60.000 kişiye onuyor, tribünler tıklım tıklım doluyor. Üstelik kimse de yönetimi istifaya çağırmıyor, futbolcuları ıslıklamıyor, küfür zinhar yok, sahaya yabancı madde atılmıyor.

Liverpool taraftarı, tüm insanlarımıza taraftar ne yapar, takımı nasıl destekler, futbolcuyu nasıl coşturur noktalarında ders olacak nitelikte. Tabii ki tüm İngiltere’nin derdi olan holiganizm problemi orada da var, ancak doğrulara bakmak lazım. “Asla Yalnız Yürümeyeceksiniz” her maçta takımı sırtlayan, takımın arkasında duracağının ne olursa olsun peşinen sözünü veren taraftarın efsane marşı ve bizim tribünlerin mazide bıraktığı “yenilsen de yensen de taraftarın senle” şarkısının daha bir sanatsal hali diyebiliriz.

ABD ise tam bir pazarlama cenneti ve sportif pazarlama konusunda öğrenilecek çok şey var. Bakın WNBA (Woman National Basketball Associatin) bile tüm tribünleri dolu oynuyor. Tribünler dolu dediysem bizdeki gibi 5.000 kişilik dandik salonlarda değil, 25.000 – 30.000 kişilik komplekslerde. Araba yarışlarında Nascar ve IndyCar kültürü yerleşik olan ABD’de F1’in ilk yılında 250.000 izleyiciye ulaşılmış olunması başlı başına pazarlama başarısıdır. Ülkelerinde düzenlenen dünya kupasına kadar futboldan haberdar olmayan bu ülkede bu gün pek çok önemli takım kurulmuştur ve yetenekli futbolcular yetişiyor ve tribünler yine dolu.

Bu örnekler çoğaltılabilir, ancak görüldüğü gibi tamamında ortak nokta olarak spordan keyif almak, sporu izleme isteğine sahip olmak ve sporun sonuç değil sonuca giden süreç olduğunu bilmek öne çıkıyor.

Spor İzleme Kültürümüz Dibe Vurmuş Durumda

Her şeyden önce insanların anlaması gereken bir şey var: sporun tüm dallarında esas olan; eğlence, heyecan ve rekabettir. Spor izleyici açısından sosyal bir aktivite, yapanlar için meslektir. Pazar günü tribüne giden insan, hafta içi mesleğinde daha başarılı olabilmek için ne yapıyorsa, sporcular da kendi mesleklerinde daha başarılı olabilmek için çalışırlar. Birileri daha başarılı olur, bazıları daha az başarılı.

Bizde spor, yani bizdeki spor olarak futbol, izleme kültürü ise başlı başına tatmin olma hadisesidir. Sporun ne olduğunu anlatmak gerekir. Bunun yolu her şeyden önce federasyonun, yöneticilerin ve medyanın ve özellikle medyadaki fanatik yazarların konu hakkında ortak bir zeminde buluşmasıdır. Bir maç oynanıyor, maçta A takımı B takımını darmaduman ediyor, ancak maçı B takımı 1 – 0 kazanıyor ve maç manşetlere taşınıyor; “B muhteşem oyununu 3 puanla süsledi” Bakın ben artık ne maç ne doğru düzgün spor programı seyrediyorum ne de spor yazarlarının yorumlarına inanıyorum. Çünkü maç falan seyrettikleri yok, bence maçın özetlerini seyretseler aynı yorumları yapabilirler. Yönetici ve teknik direktörlerin hali de farklı değil. Daha 5 dakika önce rakibin seni maymun etmiş sahada, dandik bir gol atıp 1 – 0 kazanmışsın, muzaffer bir komutan edasıyla diyorsun ki; çok iyi oynadık, hadi lan oradan, biz görmedik sanki az evvel ne oynadığını.

Öncelikle skor ile sporun aynı şey olmadığını anlatmak lazım, ama daha önce bunu söz sahiplerinin anlaması lazım. Sonrası yavaşça da olsa yerleşecektir. Herkesin şampiyonluk iddiasında olması güzel olurdu tabii ki; bir lig düşünsenize 18 takım var, 18’i de şampiyonluğa oynayacak kadar güçlü. Ama işler böyle yürümüyor, lafla da olmuyor. Demek ki esas olan kupanın peşinden koşmak değildir, esas olan sporun vaadini yerine getirmektir. Bu vaat nedir: eğlence, heyecan ve sosyalleşme. Bu gün ülkemizdeki büyük çoğunluğun ikinci milli takımı Brezilya ise bu Brezilya’nın güçlü olmasıyla açıklanamaz. Burada esas konu Brezilya’nın sporun vaatlerinden eğlence ve heyecanı tam olarak yerine getirilebilmesidir.

Spor izleme kültüründen girip, spor konusunda söz sahiplerinin tavırlarına geldiysem bunun sebebi, yerleşik kültürün (kültürsüzlüğün) değişmesi için esas görevin federasyonlara, yöneticilere ve medyaya düştüğüne inanmamdır.

Federasyonun yapabileceği tek şey ortamı geren yöneticilere ceza vermektir. Mesela hak mahrumiyeti cezasını stadyuma giriş yasağı olarak düzenlemek yerinde olacaktır. Hak mahrumiyeti dediğiniz şey şeref tribününe giriş yasağıdır ve abesle iştigalden fazla bir şey değildir. Halbuki şöyle olmalıdır; çıkıp ortalığı geren yöneticiye 1 ay tüm branşlarda tüm statlara, ikinci defa tekrar ederse 3 ay tüm branşlarda tüm statlara, üçüncü kere tekrar ederse 1 yıl tüm branşlarda tüm statlara giriş yasağı ve dördüncü defa tekrar ederse tüm spor dalları için yöneticilikten ömür boyu men ve tüm branşlarda tüm statlara ömür boyu giriş yasağı getirirsin biter. Sonra bu cezaları adam gibi isim veya takım ayırt etmeden üç kere uygularsın herkes muma döner.

Tabii yöneticiler kendileri ortalığı ateşe veremeyince medyadaki ve tribünlerdeki silahşörlerini göreve çağıracaktır. Tribünler kolay, küfür edene, kavga çıkarana öyle bir ceza verirsin ki kendine ne çarptığını anlayamaz. Ayrıca tribün dışında çıkan olayları da asayiş değil sportif olduğunu kabul edersin ve aynı cezaları bu olaylar için uygularsın olur biter. Medya ise daha zor, medyada denetim sansüre girer. Sansür olmadan bu işleri düzeltecek bir yapı için özgür medyanın tesisi şarttır ve konu ceza ile falan düzenlenemez.

Bu biçimde muma dönen yöneticiler ve tribünler sayesinde zamanla düzelmeler gerçekleşecek, taraftarlar gerçek kimliğine kavuşacak, değişen tribün yapısı sayesinde seyirci sayısı artacaktır. Spor bu yapıda daha pazarlanabilir hale gelecektir.

Rekabet Kazanma Arzusunun Gerisindeki Ayrıntı Değildir

Aksine kazanmak rekabetin ardındaki ayrıntıdır. Zira sporda kazanmak güzeldir, eğlencelidir, yapanlar için amaçtır ancak izleyenler için sadece sonuçtur ve esas olan şey maç esnasında öncesinde ve sonrasında geçirilen güzel zamandır, kazanınca bu zaman uzar, kaybedince kısalır, sonucun (ortalama) izleyici için anlamı normal şartlar altında bundan fazla olmamalıdır.

Bizde ise durum hiç böyle değil. Sahaya çıkıp ne yaptığının önemi yok, tek önemli olan kazanmak. Kazandığın sürece ne yaptığının önemi yok, ister iyi oyna ister kötü oyna; ister sahada kazan, ister masa başında; yeter ki kazan. Böyle olunca da kaybedince neler olduğu meydanda. Bu zihniyeti değiştirmeden sportif pazarlama konusunda bir yere varılamaz. Bakın zamanın efsane takımı Nottingham Forest İngiltere’deki 3. ligde oynuyor, maçlara ortalama 25.000 seyirci geliyor.

Esas Kritik Konu Anadolu’da ve Diğer Branşlarda Sportif Pazarlamadır

Mesela NBA’de takımlar kişilere aittir. Bu kişiler NBA yönetimi izin verirse takımlarını alıp başka şehirlere taşıyabilir. Son yıllarda böyle pek çok taşınma gerçekleşmiştir. Bu takımlar yeni gittikleri şehirlerde de tribünleri doldurmaktadır. Sebebi ise orada insanların yerel takımlara taraftar olmalarıdır. Tabii ki Orlando’da yaşayıp Los Angeles Lakers takımını tutan vardır ama gerçek anlamda azınlıktadır. Bizde ise yerel takımların tutulması hayli düşük orandadır. 3 büyükler deplasmana gidiyorlar ama adı deplasman, seyirci üstünlüğü yine bu takımlarda kalıyor, bazı istisnalar var elbet.

Öncelikle her şehirde oturanların kendi şehirlerinin takımlarına taraftar olmalarını sağlamak gerekir. Bunun için yerel medyaya önemli görevler düşüyor. Ayrıca bu takımlar ile halkın bütünleşmesi için yöneticilerin bazı organizasyonlar düzenlemesi gerekiyor. Kültür – sanat aktiviteleri, eğlencelik faaliyetler, takımın her hafta bir okulda söyleşi düzenleyip, okul bahçesinde şov yapması gibi farkındalık yaratacak işlerle şehirde yaşayanların, şehrin takına destek vermesi sağlanmalıdır.

Federasyon ise maç yayınlarına çeki düzen vermeli, sadece 3 büyüklerin maçlarının yayınlanmasına engel olmalıdır. Örneğin her hafta 2 büyük takımın maçı ve 2 Anadolu takımının maçının yayınına izin vermelidir. Böylece bu takımlar da ulusal medyada yer edeceklerdir.

Memleketimizde basketbol ise tam anlamıyla pejmürdelik düzeyinde. Bu kadar başarılı takımlar yaratacaksın, yıldızlar yetiştireceksin, milli takımın başarılı olacak ama senin takımların boş tribünlere oynayacak. Olacak iş değil. Mesela 4 oyuncumuz NBA’de forma giyiyor. Futbolla karşılaştırırsak Barcelona, Manchaster United, Real Madrid seviyesinde oynayan bu sporcularımızın medyada yer bulma ağırlığı futbolun yanında devede kulak kalıyor. Her şeyden önce toplam süresinin veya sayfa sayısının %50’den fazlasını futbol dışı branşlara ayırmayan yayına ve gazeteye spor programı veya spor gazetesi denmesine engel olunabilir. Saçma bir detay gibi gelebilir, ama futbol ile sporu birbirinin aynısıymış gibi göstermemek başlangıç için anlamlı olacaktır. Ayrıca spor programları ile futbol programları birbirinden ayrılacak, izleyici tavrını ortaya koyabilecektir.

Basketbol programları yapılması desteklenmeli, basketbol sevgisini arttıracak faaliyetler yıldız oyuncuların katılımıyla hayata geçilmelidir. Ancak basketbol için esas konu okul seviyesindeki organizasyonlardır. Bizde örneğin üniversiteler arası basketbol turnuvası eleme usulü bir kupadır. Yani federasyon –ya da hangi kuruma bağlıysa- diyor ki; A üniversitesi sen takım kur, salon yatırımı yap, ilk turda bir maçta elen. Böyle bir düzenle hiçbir alt organizasyon başarısı sağlanamaz. 4 bölgesel üniversite ligi kurulmalı, bu liglerde şampiyon olan takımlar her yıl başka bir şehirde düzenlenecek dörtlü finale katılmalıdır. TRT’nin bu maçları canlı yayınlaması ve her hafta bir program yapması sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde alt lig organizasyonunda başarılı olunabilir. Lise takımları için de benzer bir yapı oluşturulabilir, üniversitelere lise takımlarında oynayan başarılı oyuncuları burslu ve ÖSS’siz okutma hakkı verilmelidir. Böyle olunca gençler için de basketbol hem meslek hem eğitim açısından önemli bir faaliyet olacaktır.

Aslına bakarsanız basketbolun pazarlanması için biraz ezber bozmak gerekiyor. Yayın hakları tüm takımlar için önemli bir gelir kaynağı. Sağ olsun NTV basketbola çok destek veriyor. Mesela federasyon ile NTV beraberce bir basketbol kanalı kurabilir. NBA maç yayınları, Türkiye ligi maç yayınları, Avrupa ligleri ve Avrupa kupaları yayınları bu kanal üzerinden yapılabilir ve basketbol programları yayınlanabilir.

Ezber bozmak şu; böyle bir kanal büyük ihtimalle yayın haklarının satışı kadar para kazandırmayacaktır. Ancak bilet satmak normal bir ürün satışından çok da farklı değildir. Bir kişi önce ihtiyaç duymalıdır. Spor pazarlamasında ise ihtiyaç ancak beğeni oluşturulması ile mümkündür. Böyle bir kanal ile önce beğeni oluşturulmalı, daha sonra insanların tribüne gelmesi desteklenerek bilet alma ihtiyacı ortaya çıkartılmalıdır. Beğeni arttıkça kanalın izlenme oranı artacak ve gelirler de büyüyecektir. Yeni bir şey yok canım NBATV gibi bir şey, tek farkı önce Türkiye ama sonra dünya basketbolu yayını yapacak bir kanal.

Futbol Taraftarının Basketbola Kaymasını Engellemek Lazım

Seyirci yokluğundan şikayet edip, mevcut seyirciyi yermek makul bir davranış olmayabilir, ancak futbol taraftarının basketbol tribünlerinde yer etmesi sporun mevcut durumu açısından hiç de iyi olmamaktadır. Bu taraftarın futbola faydası ne ki, basketbola hikmeti ne olsun! Yıllarca Athena’nın marşını salonlarda haykıran seyircilerden biriyim, ama oldum olası “gururumuzsun sen yeşil sahada” kısmının rahatsızlığını yaşadım. Biri çıkıp adam gibi bir basketbol marşı yazamıyor mu, federasyon yazdıramıyor mu? “12 dev adam” iyiydi de sonrası gelmedi, ama gelmeli.

Takımlarımızın kendi basketbol taraftarı kitlelerini oluşturması gerekiyor. Basketbol futbola göre kurallar açısından daha tekniktir. Anlaşılması daha zordur. Kuralları bilmeyen bir tribün topluluğu ise kuru kalabalıktır. Ne hakemi etki altına almayı, ne takımını coşturmayı ne de rakibi baskı altına almayı beceremezler. Bu nedenle de futbol taraftarının basketbola kaymasını engellemek gerekir.

Bunu başaran kulüplerden özellikle Bamvit’i kutlamak gerekir. Bir şey daha var; bence tüm müessese kulüpleri isimlerinde şehir adını da kullanmalıdır. Böylece yerleşik nüfusla bağlar güçlendirilebilir. Toplam içerisinde bir detay olsa da bir tuğla koyar, bir iş yapar. Mesela neden Türk Telekom, Türk Telekom Ankara olmasın ki?

Güzeli Verince Alan Oluyor, Vermeyi Bilen Yok

EuroSport’u izleyeniniz vardır. Muhteşem bir kanal, çalışanlar harika, yorumlar harika, bir kere sporun ne olduğunu biliyorlar, sundukları spor dalını biliyorlar veya azmedip öğreniyorlar. Üstelik normalde hiç karşılaşmadığımız spor dallarıyla tanışma imkanı sunuyorlar. Açıkçası oldum olası extreme sporları futboldan daha çok sevmişimdir. Yıllar önce Snooker ve Curling ile tanışmıştım ama artık Türkçe seyretme imkanım olduğu için mutluyum.

Burada iş TRT’ye düşüyor ama TRT üç maymunu oynuyor yıllardır. Spor yayıncılığı yapacağına özel kanallarla futbol yayını rekabetine giriyor. TRT’nin görevi ortada, yasada yazıyor. Açık ve seçik biçimde yasal yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar ve kimsenin umurunda değil. Açıkça söylüyorum kapatın bütün kanallarınızı, dağıtın bütün ekibinizi, devlet televizyonu böyle olup benim ödediğim vergilerle eşe dosta maaş dağıtacaksa hiç olmasın daha iyi.

Hazır Spor Demişken Galatasaray’a Bir Kurtuluş Modeli Önereyim

Galatasaray’ın hali harap biliyorsunuz. Bu takım nasıl kurtulur sorusunun cevabı o kadar da zor değil, cevabı uygulamak da kolay. Tek problem yöneticilerin küçük esnaf hesaplarından kurtulup gerçek potansiyeli görmeleri ve cesur olmalarıdır. Diğer kısımlar detaydır.

Önce taraftar konusunu inceleyelim. İstanbul nüfusu 10 milyon, bunun sadece yarısı futbolla ilgileniyor desek 5 milyon futbol izleyicisi var demektir. Bunların yalnızca 3 milyonu 3 büyüklerin taraftarı desek ve takımlar arasında eşit bölsek, Galatasaray’ın İstanbul’da yerleşik 1 milyon taraftarı var demektir. 10.000 kombine satan Galatasaray bir yıl boyunca yaklaşık 60.000 farklı insanı tribüne çekiyor demektir. Hesabım şöyle; Ali Sami Yen’e maç başına ortalama 16.000 kişi gelse, 6.000 biletli izleyici eder. İç saha maç sayısı 25 olsa toplam 150.000 kişi eder. Biletli bir seyirci bir yılda ortalama 3 kere maça gitse 50.000 farklı insan eder ve 10.000 kombineyi ekleyince bir yılda 60.000 farklı insan tribüne gidiyor demektir.

Toplam 1 milyon taraftarın da türlü sebeplerden yarısı maça gidemiyor dersek, şu anda tribünlere gitmeyen 440.000 potansiyel bilet alıcısı var demektir. Öyleyse Galatasaray’ın (diğer tüm takımlar gibi) büyük potansiyeli tribünlere gelenler değil, gelmeyenlerdir. Ortalama bir firmanın, ortalama bir pazarlama müdürü olsanız hangi gruba odaklanarak iletişim faaliyetlerinizi yürütürdünüz? Cevap ortada uzatmayayım.

Şimdi birinci adımda tribüne gelme imkanı ve hevesi olmasına rağmen gelmeyen taraftarın neden gelmediğini sorgulamak lazım. Pek çok sebep sayılabilir, ancak bence mevcut tribünlerin hali dışarıda kalanların dışarıda kalma sebeplerinin en önemlisi. Yani yönetim önce taraftar profilini değiştirmeli. Şöyle ki; çıkın sezon başında söyleyin kardeşim; küfür edecek, sahaya yabancı madde atacak, olay çıkartacak, kavga edecek adam gelmesin maça, istemiyoruz deyin. Sonra bu insanlara karşı önlem alın, tribünlere girmelerini yasaklayın, kombinelerini iptal edin. Emin olun kısa zamanda tribünler değişecek, dışarıda kalan büyük pazar yavaş da olsa içeriye akmaya başlayacaktır. Tabii ki modern bir stadyum, kolay ulaşım, geniş park alanları, adam gibi yiyecek olanakları, takımın durumu, maçın önemi, bilet fiyatları gibi sayısız faktör de var ama sen tribünleri temizle önce, sonrası gelir. Her şeyden önce tribünler hayatta kaybetmiş insanların kazanma arzularını tatmin ettikleri bir toplanma alanı değildir. Bu psikolojideki insanların tribünlerden uzaklaştırılması demek, daha olgun, daha az kaybeden, nispeten daha başarılı ve doygun insanların maça gelmesi, sonuçtan öte sporun öne çıkması anlamına gelir. Tribünlerin bu günkü haliyle Galatasaray’ın uzun vadeli organizasyonel başarılar için varacağı hiçbir yer yoktur.

Bu dönüşüm sayesinde bilet ve kombine alacak taraftarın mevcutlardan daha yüksek gelir grubunda olacağı da hesaba katılınca hem bilet hem de kombine gelirleri artacaktır.

Galatasaray UEFA kupası ve Avrupa Süper Kupası’nı kazanmış bir takım olarak, taraftarını yerel kupalarla tatmin edemez. Fenerbahçe’yle sidik yarışı tutturarak ancak mevcut bilet alan dar gruba bir şeyler verebilir. Ancak dediğim gibi gerçek potansiyel şu an dışarıda duruyor. Takımın hali ve kadrosuyla Avrupa kupalarında zirveye oynaması mümkün değil zaten, öyleyse bırak Türkiye’de de şampiyon olmayıver, ne olacak. Türkiye’de şampiyonluk ancak Galatasaray hariç diğer takımları tatmin edebilecek bir başarıdır.

Öyleyse ikinci önerim şu; bu günkü tüm futbolcularını sat. Sat be ne olacak, 3 – 4 yıl şampiyonluk iddian olmasın. Zaten o formayı kaplumbağalara giydirsen, bu ligde ilk ona girersin, bir de alt yapıdaki yetenekleri göz önüne alınca ilk beşe oyna. Galatasaray 14 yıl şampiyon olamadı zamanında, olabilir, 140 yıl da şampiyon olamayabilirsin, sonuçta bu spor ve top yuvarlak. Ne kaybetti; hiçbir şey. Bu gün Galatasaray gençlerden kurulu bir takım yapsa yine ligin en iyilerinden biri olur zaten. Böylece hem futbolcu satışlarından gelir elde eder (herhalde 20 futbolcu 10 milyon $ eder), hem maaşlara ödenen paralardan kurtulur (yıllık yaklaşık 15 milyon $) hem de gençlere yapılan yatırımla geleceğin takımı yaratılır. Şöyle pazarlanabilir “5 yıl sonraki Türkiye Milli Takımı Ali Sami Yen’de”. Tabii bunu söylemek için takımda hiçbir yabancıya yer vermemek lazım, aman verme, sanki gelenler kuş mu konduruyor. Bizim millet iki şeyi çok sever ve destekler: (1) gençlik, (2) mazlumluk. Gençliği kullanarak pek çok insan tribüne çekilebilir. Hele ki bu takımın başına Bülent Korkmaz veya Ertuğrul Sağlam gibi bir teknik direktör getirirsen tadından yenmez.

Esas problem ise burada değil; böyle iddiasız ve yıldızsız bir takım taraftarı tribüne çekebilir mi? Çeker tabii ki neden çekmesin; sen sporun esas güzelliğinin tabelada yazan rakam olmadığını, çalım, direkten dönen şut, serbest vuruştan atılan gol, kaçan penaltı, kalecinin doksandan çıkarttığı gol olduğunu anlatırsan, anlayan insanları tribünlere çağırırsan, o tribünleri doldurursun. Teknik direktörüne de sonuç önemli değil, ilk ona gir yeter ve tribünlere keyif verecek bir şov izlet dersen, tribünleri hem de ağzına kadar doldurursun.

Bu gençlerle 3 yıl transfer yapmadan oynasan, gençler olgunlaşsa, sen üç yılda mali yapıyı toparlasan, ondan sonra her yıl bir yıldız transferi yapar takımı 6 yıl içinde Avrupa’da şampiyonluk kovalayan hale getirirsin. Ama bizde kangrene merhem sürerek anlık başarıların peşinden koşmak, yöneticilerin kısa vadeli çıkarları için daha doğru olduğundan, bunlar yapılamıyor. Bir de iki yılda bir seçim yapılması kadar saçma bir şey olamaz. Seçimleri 4 yılda bir yapsan, yönetim 4 yıl için daha radikal uygulamalara cesaret bulabilir.

Ayrıca böyle ikilik olmaz, olursa hiçbir yere varılamaz. Sen taraftara maça gel takımı destekle diyeceksin, ama takımla ilgili hiçbir konuda söz sahibi olmalarına izin vermeyeceksin. Yapılacak şey basit: Barcelona modeli. Nedir bu; kulübe üye herkes başkanlık seçiminde oy kullanabiliyor. Barcelona’nın son seçimlerinde 2,5 milyon insan oy kullanmış. Getir bu düzeni Galatasaray’a, taraftara de ki; benim modelim bu, yapacağım şey bu, hedefim bu. Taraftara anlat derdini, modelini taraftar seçsin. Hadi takımı lise egemenliğinden çıkartmak işine gelmiyor, o zaman aç bir anket iki model öner, biri benim anlattığım gibi bir şey, diğeri de böyle gelmiş böyle gider sistemi. Bırak taraftar seçsin; taraftar seçtiği sistemi destekleyecektir.

Bakın açık söylüyorum; çevremdeki taraftarlardan bir tanesi bile Galatasaray’ın şampiyon olup olamamasıyla ilgilenmiyor. Herkesin derdi belli; takım seneye Avrupa kupalarında ne yapacak? Ne yapacağı belli aslında gidip madara olup dönecek. Öyleyse yöneticilerin nedir bu şampiyonluk sevdası; ne olacak adımız altın harflerle yazılsın mastürbasyonu (mastürbasyon kendi kendini tatmin etmek demektir, diğer çağrışımlara kayılmasın).

Saygılar…

Responses

Her zamanki gibi güzel bir yazı. Yine çok geniş.

Türkiye’de hem sporcuların, hem de spor severlerin bir şelikde yönlendirilmesi veya eğitilmesi (aslında eğitilmesi denmez de)lazım.

Yazdıklarınızın gerçekten sorumlu kişilerce dikkate alınması gerek. Bu ülkede spor alanında radikal değişikliğe gerek var. En çok sevilen futbolda bile, dünya genelinde fazla büyük bir başarının olmamasının nedeni de spor profesyonelliğinin ve spor sevme kültürünün eksikliğidir. Spor yazarlarını tam 2 senedir okumuyorum. Bu iki senede okuduğum köşe yazısı en fazla 5′dir. Lucheskunun gitmesinin nedeni de yine spor yöneticilerinin profesyonelleşememesi ve taraftarın spor sevme kültürünü öğrenememesi olmuştur bana göre. Yine, Beşiktaşta senebaşında (hatta son günlere kadar) bu sorunlarla karşı karşıyaydı.

Spor kavgaya neden oluyor. Ve spor “Futbol” olarak algılanıyor. Futbol ise “galibiyet” varsa güzeldir gibi bir anlayış hakim. Küçük takımların taraftar kazanması adına önerdiğiniz önerilere de tamamen katılıyorum. Ben asla ve asla kayserili olsam, GS tutmam, FB forması giymem (halı sahada:), BJK kartalı uçurmam!!!

Diğer taraftan MotoGP konusuna tekrar dönerek direk ve dolayı yollarla ilgili olan bütün kurumların insanları bilgilendirmesi ve yönetmesi konusunda çok başarısız olduğuna inanıyorum. MotoGP ve F1′in Türkiye’ye kazandıracağı milyon dolarlar umrumda bile değil. Beni ilgilendiren tek şey, bu organizasyonların Türkiye’nin imajına katacağı değerdir.

(Bu yazıyı BJK-FB maçından önce mi yazdınız?) :)

Hörmetle….

Sevgili Rüstem,

Katkın için teşekkür ederim.

Bu yazıyı BJK - FB maçından önce yazdım, hem de çok önce, yalnızca tamamlayamamıştım ve kenarda duruyordu. Senin MotoGP yazını okuyunca, dur, dedim şunu bir tamamlayayım.

Saygılar…

odev

Leave a response

Your response:

Categories