Posted by: Bülent Akgül | 19 Mart 2007

VUR DEYİNCE ÖLDÜRMEKLE MARKA YÖNETMENİN NE ALAKASI VAR

Bu yazımda Ülker’in marka yönetiminin geldiği son noktayı inceliyorum. Global ölçekte Coca-Cola ve Pepsi arasındaki rekabet ne ise, benim için Ülker – ETİ rekabeti de Türkiye ölçeğinde odur. Bu sebepten iki savaşı da yakından takip ederek analiz yapmak gayretim her zaman üst seviyede olmuştur.

Ülker – ETİ rekabetinin bir parçasını konu alan “ÜLKER (FISTIKLI ÇİKOLATA) – BİR REKLAM VE ÇOK DAHA ÖTESİ” yazısını da buradan hatırlatayım.

Ülker Hakkında Bence

Öncelikle belli farkındalıklarımı ortaya koymalıyım. Ülker Türkiye’nin en güçlü firmalarından biridir. Ayrıca genel olarak Türk şirketlerinde görülen “işimi oğluma devredeyim, benim oğlum sonuçta, benden sonra en iyisini o bilir” yaklaşımının batırdığı pek çok şirketten biri olmamış, kısmen aile şirketi hüviyetini korusa da kurumsallaşma konusunda oldukça önemli aşamalar kaydetmiştir. Pazarlama bütçesi en yüksek firmadır ve ayrıca en büyük reklam verendir. Ülker dağıtım kanalı konusunda Türkiye’nin en iyi organize olmuş şirketidir ve ürün kalitesine de söylenecek bir şey yoktur. Lider marka olarak (çikolata ve bisküvi) piyasada fiyat tespit etme gücüne sahiptir ve rakipleri Ülker’in empoze ettiği fiyatlara göre satış yapmak zorundadır.

Ülker markasının güçlü yönlerini şöyle sıralayabilirim: (1) güçlü bir konumlandırması vardır, (2) şirketin sağladığı finansman gücüyle her açıdan rekabetçidir, (3) pek çok açıdan öncüdür (yurt içinde öncü, yurt dışındakileri kopyalamak suretiyle), (4) müşteri üzerinde benzersiz pozitif algıları vardır.

Ülker markasının zayıf yönleri ise hala bazı kesimler için geçerli olduğunu gayet iyi bildiğim “yeşil sermaye” algısı ve marka yönetimidir.

Ülker’in marka yönetimi konusunda başarısız ve daha da sorunlusu kararsız olduğunu, uç noktalar arasında gezindiğini ve doğru yolu tespit edemediğini düşünüyorum. Bu düşüncemi açıklamak için süreci baştan incelemek gerekir.

Ülker, tüm sektörler için bir sıralama yapsak dahi, en çok tanınan, en çok doğru algılanan ve müşterilerini tatmin edebilme yeteneği açısından Türkiye’nin ilk üç markasından biridir sanırım. Sanırım diyorum zira elimde güncel araştırma sonuçları bulunmamakta. Bu denli büyük ve güçlü bir markanın yanlış yönetilse dahi temel değerleriyle çelişmemesi halinde, yapılan hataların olumsuz sonuçlarının kısa vadede tesiri olmayacağı ve ancak uzun vadede markaya zarar vereceği iddiasındayım. Konuyu önce temel değerlerle çelişme ekseninde irdelersek, yazının başında işaret ettiğim bağlantıyı okumanızı rica ederim. Burada Ülker’in yaptığı, bence çok büyük, ancak ETİ tarafından değerlendirilemeyen bir hatadan bahsetmiştim. Ülker bu tip hataları çok sık yapan veya benim iletişiminde çok sık hata algıladığım bir marka değil. Hal böyle olunca rakip olarak her yanlışı değerlendirmek ve rakibinizin imajını sulandırarak ona zarar vermek konusunda tetikte olmalısınız. ETİ bu olayda da daha pek çok konuda olduğu gibi sınıfta kalmıştır (buradan da ayrı bir yazı çıkar). Bu bölümü daha fazla uzatmak istemiyorum, bağlantıdaki yazıda zaten incelemiştim.

Belirtmiş olduğum gibi Ülker’in temel problemi 4P veya diğer temel konularda değil, daha ziyade marka yönetimindeki başarısızlık ve kararsızlığındadır. Başarısızlık iki sebepten dolayı bu yazımın konusu olmayacak: (1) tamamen subjektif bir değerlendirme olması, başarı ölçütünün ne olduğu veya başarısızlığın nasıl ölçümleneceğinin tespitinin bilgisayarımın başında oturup yazabileceğim kadar basit ve yüzeysel bir konu olmaması, (2) yukarıda da belirttiğim gibi Ülker gibi güçlü markaların başarısız marka yönetimlerinin olumsuz sonuçlarının anında ortaya çıkmayacağıdır.

Öyleyse bu aşamada Ülker’in marka yönetimindeki kararsızlığını irdeleyelim. Aslına bakılırsa marka yönetimi teorisi hayli basit, ancak uygulaması belki de pazarlamanın en karmaşık ve zor konusudur. Bu nedenledir ki teorik kısma değinmiyorum. Ancak bana marka yönetimi konusunda bir hap lazım diyorsanız buyurun: “Ürün Çeşitlendirme ve Marka Stratejileri

Ülker kendi halinde, güçlü bir çikolata ve bisküvi markası iken, bu ürünlerle özdeşleşmeye varabilmeyi başarmış iken, her ne olduysa oldu ve bir gün bir anda “gıda” markası olarak kendini güncelleyiverdi. Bizim ve İçim ile gelen mutfak ürünleri genişlemesi neticesinde hızını alamayan Ülker sakız, kola, gazoz, dondurma derken hükümetin kadrolaşma çalışmaları gibi yayıldıkça yayıldı. Bu ilk yayılma dalgası, daha sonra değişen marka stratejisi ve bu günkü durumu yazımın bundan sonraki kısmının ana konusunu oluşturmaktadır.

Ülker’in Marka Stratejisi Başına Dert Açardı Ama…

İster marka ağacı ister marka mimarisi deyin, ana marka ile alt markalar arasındaki ilişkiyi berrak biçimde ortaya koyan bu sisteme göre yapacağım inceleme ve eleştirilerimi. Öncelikle Ülker’in marka transferine başladığı ilk dönemlerde uyguladığı stratejiyi devam ettirseydi eğer bu gün nasıl bir marka ağacına sahip olacağını ortaya koymaya çalışalım.

Genişlemenin ilk yıllarında Ülker marka transferi stratejisini kullanarak yeni ürünlerin Ülker ana markası ve çeşitli alt markalar ile markaladı. Bu süreçte çikolata ve bisküvi ile odaklanmış Ülker, bir anda gıda namına ne varsa hepsinin markası oluverdi. Artık Ülker süt, peynir, yoğurt, yağ, hazır çorba vs. pek çok ürün grubunun markası idi. Daha sonra piyasaya sürülen Cola Turca, Çamlıca, Golf ve Cafe Crown bile Ülker adı olmaksızın anılmaz oldu.

Marka stratejisinin bu şekilde tespit edilmesi teorik olarak belli avantaj ve dezavantajları beraberinde getirmektedir. Avantajları basitçe sıralarsak; ürünün pazarda kabul görme süresi kısalır, pazarlama maliyetleri azalır, ana markanın imajı yeni ürünlere transfer edilir ve ürünün kabul görmeme riski azalır. Dezavantajları ise bu denli çok sayıda olmamakla beraber genelde maliyetten bağımsız olduğu için şirketlerin algılama sınırlarının dışında kalmaktadır. Bunlar; markanın odak noktasını yitirmesi, müşterinin marka algısının karışmasıdır. Dezavantajlar, avantajlar gibi banka hesaplarına doğrudan etkide bulunmadığı (aslında çok daha etkilidir, anlayana) ve kimsenin markasına toz kondurmayacağı sebeplerinden sıkça göz ardı edilir.

Benzer marka stratejisini uygulayan pek çok büyük marka vardır ve belki de bunlardan en önemlileri araba, beyaz eşya ve kozmetik markalarıdır. Beyaz eşya markalarının hepsi şirket markasıyla (Siemens, Bosch, Vestel, Arçelik), kozmetik markalarının hepsi ise ana marka ve alt marka ile (Nivea, Avon) marka transferi stratejisini uygular. Bu iki sektörde de marka transferi, oldukça başarılı ve hemen hiç sorunsuz uygulanabilir görülmüştür geçmiş uygulamaların ışığında. Zira ürün grubu olarak beyaz eşya; evde kullanılan ve ev işlerinde avantaj sağlayan ürünlerdir. Netice itibariyle çamaşır makinesi ile bulaşık makinesi farklı ürünleri temizlese de sunduğu ana fayda aynıdır. Kozmetikte ise hangi ürün olursa olsun, temel fayda yine aynıdır; güzellik hayalleri. Buna hizmet eden ürünün krem, ruj, fondöten olması arasında işlevsel olsa da amaçsal fayda farkı bulunmamaktadır. Araçlarda ise durum biraz karışıktır ve bu konuyu başka bir yazıya havale edip Ülker incelemesine geri dönelim.

Ülker’in özdeşleştiği ürünleri, sırf bünyemize ağzımız aracılığıyla giriyor diyerek, gıda sınıfına almak imkansızdır. Çikolata ve bisküvi her açıdan “abur cubur” denilen ürün grubundadır ve Ülker’in diğer ürünleriyle aynı değerlendirilemez. Sırf bu çıkarım bile bize Ülker’in marka transferinin beyaz eşya ve kozmetikteki örneklerin işaret ettiği biçimde berrak algılanır ve başarılı olamayacağını göstermektedir. Hemen belirteyim ki buradaki başarı kriteri, yeni ürünlerin yakalayacağı satış rakamları ve maliyetleri arasındaki nispi oran değil, markanın özdeşleştiği ürünlerdeki satış grafiklerindeki, ancak daha da önemlisi nispi pazar paylarındaki değişimlerdir. Bu değişimleri tetikleyecek başlıca sebepler ise marka transferi için yukarıda belirttiğim dezavantajlardır. Ancak sadece dezavantajlar da yeterli gelmemekte, rakip firmaların karşı ataklarındaki yetenek ve başarıları, dezavantajları anlamlı kılmaktadır. Ülker marka transferi stratejisini meydanı da boş bularak abartmıştır. Pazarlamayı gerçekten bilen rakipleri olsaydı eminim burnu kanamadan terk ettiği bu yoldan koltuk değnekleriyle çıkardı. Rakip derken ETİ’den başka firmaları işaret etmediğimi söylemeliyim. Zira Ülker’in algılanan rakibi ETİ’dir. İnanmayan yanındakilere sorsun.

Bu süreçte Ülker kendi markasını pek çok farklı ürünle, ürünleri ise rakiplerini de göz önüne alarak (almıştır diye umuyorum) farklı şekillerde konumlandırdı. Gayet normal olan ve olması gerek budur, ancak sorun ürünlerin konumlandırılamaması, markaların konumlandırılmasıdır. Bir diğer ifadeyle bir firma fıstıklı çikolatasını konumlandıramaz, ancak fıstıklı çikolatasının üzerine yazdığı markasını konumlandırabilir. Böyle olunca da Ülker çikolata ve bisküvi grupları için genç, enerjik, yetmezmiş gibi çocuksu, mutfak ürünleri için aile, anne sorumluluğu gibi değerleri işledi. Tüm bunları birleştirip tek bir liste yapınca da ortaya anlamsız bir konumlandırma çıktı.

Ülker Marka Stratejisini Düzeltti(!)

Ülker bu stratejinin yanlış olduğuna veya Ülker ana markasının güvencesiyle piyasaya sürülen yeni ürünlerin kabul gördüğüne ve ayakta kalmak için artık Ülker ismine ihtiyaç duymayacaklarına hükmetti ve hatasını düzeltti. Bu dönüşüm ile yeni strateji doğrultusunda Bizim, İçim, Cola Turka, Golf, Cafe Crown gibi markalar Ülker’den bağımsızlaştırılarak ana marka haline getirildi. Alpella ve Halk ilk günden beri ayrı markalar olarak lanse edildiği için listenin dışında tutuyorum. Bu ana marka haline getirilen alt markalar, Ülker şirket güvencesiyle piyasaya yerleştirildi ve iletişim işlerinde Ülker adı yalnızca yazı ile ve vurgulanmaksızın yer aldı. Hatta bu dönüşümde Cafe Crown ve Cola Turka’nın ayrı ayrı sponsorluklarla ana marka kimlikleri vurgulandı.

Dönüşüm sürecine girildikten sonra piyasaya sürülen yeni ürünler yine Ülker altında markalandı. Ülker Lactum, Ülker Hero Baby, Ülker Kalbim Benecol vs. Ben bu yazıyı yazarken Kalbim Benecol de Ülker markasından arındırılmış durumdadır. Bu durum da bize Ülker’in eski stratejisinin hata olarak algılanmadığı, piyasaya ürün sürme stratejisi olduğunu göstermektedir. O zaman da şunu anlayamıyorum: Önce ürünü piyasaya sür, yığınla masraf et, “bakın bu Ülker Cola Turca, başkasına benzemez” de, de ki Cola Turka’nın patlama ihtimali azalsın. Ondan sonra müşteriyi bulunca, Cola Turka’yı Ülker’den bağımsız bir marka olarak algılatmak için yine yığınla iletişim yap, masraf et, mesai harca. Arada karışan kafalar da yanına zarar kalsın. Yahu baştan adam gibi ayrı marka olarak sürsene, madem böyle bir niyetin var. Bu kurnazlık mıdır yani, tasarruf mudur, nedir?

Bir önceki başlıkta eleştirdiğim hemen her şeyin değiştirildiği Ülker’in marka stratejisinde yine ne kusur bulunmaktadır ki; başlıktaki “düzeltti” kelimesinin yanında ünlem yer almaktadır, açıklayayım:

Anladığım kadarıyla Ülker bu şirket markası stratejisini çok sevmiş olacak ki, ana ürün grupları olan çikolata ve bisküvide de aynı şeyi yapıyorlar. Son on gündür Ülker reklamları bıkmadan usanmadan izliyorum. Gözlemim şu; artık Ülker Albeni, Ülker Çokonat, Ülker Çizi yok. Olan şey Albeni, Çokonat, Çizi vs. Ben bu durumu topu sürerken topla beraber sahanın dışına çıkan futbolcuya benzetiyorum. Spiker de bağırıyor: “Saha yetmedi” Şimdi sınırı doğru tespit etmek ve markamızı nereye yazıp, nerede söyleyeceğimizi, ambalajda Ülker yazacak mı yazmayacak mı, yazacaksa nerede ve ne büyüklükte yazacak sorularına marka stratejisi bağlamında doğru cevaplar vermek gerekir.

Ülker’in “abur cubur” hariç hiçbir üründe, şirket markası hariç hiç bir biçimde kullanılmasını doğru bulmuyorum. Ancak Ülker “abur cubur” markasıdır ve bu ürün grubu için vurgulanabildiği kadar vurgulanmalıdır. Ne demek Albeni? Albeni diye bir şey olamaz; Ülker Albeni olabilir ancak. Bu ayarsızlığı da tez zamanda düzeltmelerini umuyorum.

Ülker’in yeni stratejisi neredeyse P&G’nin marka stratejisine benzemiştir. Ancak P&G ilk günden beri şirket markasını geride tutmuş, onu bir kalite güvencesi olarak kullanmıştır. Ayrıca bu gün insanların çok büyük bir çoğunluğu P&G nedir bilmez, ancak Pringels veya Always bilinir. Ülker için durum böyle olmaktan hayli uzaktır. Ülker bir ürün grubuyla özdeşleşmiştir. Bir ürün grubuyla özdeşleşmek, markaların hayali olup da yapamadıkları bir şey iken, Ülker avantajını elinin tersiyle itmektedir.

Şu İşi Düzgün Yapın Ne Olur, Yoksa Patlayacaksınız

Aslında ne yapılması gerektiğini yukarıda açıkladım. Yinelersek; “abur cubur” grubunda Ülker ana marka ve Albeni, Çokonat, Çikolatalı Gofret vs. alt marka olmalı, diğer tüm ürünlerde Ülker şirket markası ve kalite güvencesi olmalıdır.

Patlamanın boyutları bugün “bizim markamız taş gibi, hiçbir şey olmaz” diyenlerin algıları dışında kalacaktır. Örneğin Ülker marka stratejisini değiştirmeseydi bu gün ne olurdu: pek bir şey olmazdı. Dediğim gibi büyük markaların bu tip hatalardan yara alması kısa vadede gerçekleşmez. Daha ziyade bir nesil sonra bombalar patlar. Ülker benim için, Ülker yönetimi bizzat gelip yalvarsa bile çikolata ve bisküvidir. Bunu değiştirebilecek bir güç veya pazarlama stratejisi var mı bilemiyorum. Ancak mesela 5 yaşındaki kuzenim için Ülker nedir? Bu gün tabii ki “abur cubur”. Peki, kuzenim büyüyüp Ülker’in yığınla farklı ürünüyle tanışınca, onun için Ülker ne olacak? Her şey (Hiçbir şey) ve koca bir kafa karışıklığı. Henüz doğmamışlar için durum daha da vahim.

Tamam, Ülker stratejiyi değiştirdi, artık her ürün kendi markasıyla var, memnun musun; ne münasebet, kesinlikle hayır. Aynı tehlike başka biçimde ortaya çıkıyor bu sefer de; Ülker mesela bundan 15 yıl sonra, bu gün doğanlar için ne olacak; “Ülker mi, bilmem ben Albeni yiyorum.” Sen yıllarca çalış, çabala sonra da yarattığın markanın esas güç unsurunu görmezden gel. “Zemin kata oto galeri açtılar, sütunları yıktılar, bina yıkıldı”; aman ne sürpriz.

Saygılar…

Responses

Yazı çok güzel olmuş. Ellerinize sağlık.
Ülker konusunda daha önce Selim bey’in blogunda da bir tartışma olmuştu yanılmıyorsam ve orda da Alpella’dan Ülker isminin çıkarılması vurgulanmıştı. Şimdi Alpellada galiba hiç Ülker yazısı yok.

Bu arada Ülker pirinç hakkında ne düşünüyorsunuz?:)
Ben onu iki gün önce gördüm!

Ben olsaydım Alpella da dahil hiçbir obur-cubur’dan Ülker logosunu kaldırmazdım. Niye Alpella da dahil diyorum, çünkü ürün olarak Alpella Ülker’in diğer çikolatalarından citti anlamda ayrılmıyor. Marka ayırdıysan, o zaman ürünü de özelleştir. Marka ana marka haline geldiyse, ürün de ana ürün olsun…
Diğer gıda ürünleri için bir ana marka belirler ve onlarda Ülker logosunu hiç kullanmazdım. Sütlü mamullerde mesela..Ben obur-cuburda hep Ülker tercih ederim, eğer canımın istediği şey Ülker’de yoksa başkasını alırım ama, Ülker pirinç tercih edeceğim bilmem ne markasından sonra bile gelmez. Yani, mecbur kalmazsam listeme girmez. Çünkü, artık gıcık oluyorum Ülker’i her yerde görünce.

Sevgili Rüstem,

(1) Yazıyı eklemem ile yorum yazma arasındaki süre rekorunu kırmış bulunuyorsun tebrik ederim; yazıyı yayınladıktan yaklaşık 45 dk. sonra yorum yapmışsın, ellerine sağlık.

(2) Siz diye hitap etmezsen sevinirim.

(3) Açıkçası ben bir Ülker’i bir de kadınları anlayamadım bu yaşıma kadar. Ülker pirinç nedir söyliyim; şu arazide bizim de bir dikili ağacımız olsun yaklaşımıdır. Ülker pirinç satar mı bilmem ama iş geliştirme müdürlerinin kontrolden çıktığı gayet belli. Yakında Ülker Sayarım markasıyla bilgisayar satmaya kalkarsa hiç şaşırmam, şaşıran olursa, şaşırana şaşarım.

(4) Alpella biraz farklı. Ürün olarak ya da marka olarak değerlendirme. Ülker acayip yetenekli bir taklitçidir. Mesela Ülker ürünlerinin hemen hiç biri kendi Ar-Ge labaratuarlarından çıkma değildir. Yurt dışında ne kadar kraker çikolata çeşidi varsa alır kendileri üretir ve satarlar. Geçenlere NTV’ye konuk oldu Ülker’in yönetim kadrosunun tepesindekiler. Sunucu AR-Ge çalışmalarını sorunca konuklardan biri dedi ki; “Ar-Ge’ye büyük önem veriyoruz. Yurt dışı piyasaları sürekli takip ediyoruz.” Yahu yapıyorsun bari söyleme. Ülker’de Ar-Ge yok yani Ar-Ko (Araştırma - Kopyalama) var. Bu arada kısaltması da bir markamızla aynı isme denk geldi ki, kusura bakmasınlar. Alpella ise Milka’nın kopyasıdır. Üründen ambalaja kadar, her şeyiyle. Son örneği de Alpella Rio’dur. Bu da “Milka piyasaya girdi, bizim satışları düşürdü, bu mor ambalajda para var, biz de yaparız, nedir ki!” bakış açısının market raflarındaki halidir. Adını da “Milika” koysalarmış da tam olsaymış. Şimdi bu iç piyasa rekabetindeki kopyalamalarda kendi markalarını kullanmamaları daha iyi olur.

(5) Alpella ambalajlarının bazılarında Alpella yazısının tam üzerinde Ülker yer etmiştir. Bazılarında ise yok. Nedenini bilen varsa beri gelsin.

Saygılar…

Yazıya ekleme:

Ülker bütün alt markalarını ana marka haline getirmeye niyetlenmiş ama iki şeyi yapmamış, vallahi bravo:

(1) http://www.ulker.com.tr adresindeki ürün isimlerinden Ülker’i kaldırmamışlar. Hangi ürüne baksan Ülker Bilmem Ne yazıyor. Ambalajda görüntülerinde değil, yazılarda ve linklerde. Ambalajda olacak elbet, market rafında ne varsa orada da o var.

(2) Her marka için ayrı site yapmışlar da, o sitelerde de Ülker varlığını ziyadesiyle hissettiriyor. Madem oraya da Ülker yazıp, “bu şimdi burada başı boş kalmasın, ya davulcuya ya zurnacıya” diyecektin ayrı sayfa niye açtın diye sorarım. Yanlış anlaşılmasın benim Ülker adının bu sitelerde gözümün içine sokulmasına itirazım yok. İtirazım madem alt markayı ana marka yapacaksın, o zaman ana markanı olabildiğince gözden uzak yere koyarsın ki, alt markan bağımsızlığına daha bir kolay kavuşsun insan algılarında.

Merhaba,
cok güzel bir yazi olmus. Ülker ve Eti ye karsi hep icimde olan ama dile dökemedigim bir cok durumu dile getirmissin.
Ülker cok itici bir marka benim icin. Mesela Ülker Pirinc`in ciktigini duymam beni daha da itti. Güven veren bir marka degil, tam “Türk isi ” klisesi gibi bir marka. Yurt disindan birebir kopyalanan ürünler, bunlarin acikca bilinmesinden hic rahatsiz olmayan bir marka, “her cöplükte horuzumuz ötsün, isterse sesleri birbirine karisip kulak tirmalasin, dert degil” dercesine karmakarisik bir ürün yelpazesi sunusu. Yakinda “Ülker Tüp” cikar belki:)
Eti ise bu durumu cok cok iyi degerlendirebilecekken, hic bir sey yapmayan marazli bir marka gibi kafamda. Ambalajlarindan ürünlerinin ulasilabilirliklerine kadar cok cok sorunlari var.

Bana sorarsanız bu piyasada kopyalamadan geliştirmeye geçecek olan marka yine Ülkerdir.
Ama, bunun için önce “Yurtdışı piyasalarını yakından takip ediyoruz” diyen Ar-Ge sorumlusunun görevden alınması lazım:)

Biraz da Ülker Azerbaycan piyasasında nasıl ondan bahs edeyim.
Dağıtım ağı burdaki kadar olmasa bile, çok iyi. Bölgelere bile gitmiş durumda ürünleri. Türk çikolata-Bisküvi markası olarak bilinmekte ve tercih edilmektedir. Fakat, özellikle de çikolata konusunda Rusya yapımı farklı marka çikolatalar daha fazla tercih edilir. Nedeni, hem Rusya’nın “güzel konfet (Burda ben görmedim. Küçük şeker çikolata tarzı birşeydir ve çok fazla çeşidi vardır. Çayla beraber içilir. Hemen her cebe göre çeşidi vardır. Ama, kesin her zevke göre çeşitleri bulunmaktadır. Türkiye’de insanların zevkine uymayabilir. alışık değil bu tada tüketiciler. Benim memleketten getirdiğim konfetleri beğenenler de oldu hiç beğenmeyenler de.Neyse… ) ve çikolata üreticisi” olarak bilinmesidir. Yaklaşık aynı fiyata satılmaktalar ve Ülker ürünlerine oranla daha çok kabul görürler.

Cola Turka piyasaya ilk girdiğinde patlama yaşamıştı. Ama, şimdi aynen burdaki durum….

Türkiye’yi bilen ve tanıyanların obur-cubur konusunda en çok tercih ettikleri marka Ülker.

Türk markalarının Azerbaycandaki bilinirliğinin artmasında en büyük pay kime ait derseniz, Türkiye’de eğitim görmüş öğrencilere derim. Hatta, markalı ürünlere aşırı eğilimi başlatan yine türkiyede ve Türk kolejlerinde eğitim gören öğrencilerdir.

Azerbaycan’da buradaki sol, sağ, yeşil sermaye, irticacı, laik, anti-laik konuları tartışılmadığı için Ülker’in de yeşil sermaye ile birlikte anılan tarafı yok.

Hatta, MAVİ’nin marka isminin yalnış anlaşılmaktan kurtaran yine Türkiye ile sıkı ilişkileri olan insanlardır. Belki de onlar olmasaydı MAVİ’nin müşterileri Azerbaycanda yaşayan Türkiye vatandaşları olurdu. Azerbaycan vatandaşları değil.

Teyzen Teyfik,

Öncelikle hoş geldin ve değerli katkın için teşekkür ederim.

Eti zaten karşısına çıkan hangi fırsatı değerlendirmiş ki?

Aslında bunu yazımda belirttiğim gibi bir yazının konusu yapacaktım, ancak yeri gelmişken söyliyeyim; kopyalama konusunda ETİ daha da bir ilginçtir aslında. Bu konuda Ülker ETİ arasında mukayese kabul etmez. Hiç değilse Ülker yurt dışından gidip, burnumuzun dibinde olmayan ürünlerden kopya çekiyor. ETİ ise gidip Ülker’i kopyalıyor. Al bu da ayrı bir dert; sen git en büyük rakibinden kopyala, sonra aynı ürünle rekabet ara. Neyse detayları diğer yazıya kalsın.

Saygılar…

Sevgili Rüstem,

Ne güzel etmişsin Azerbaycan’daki durumu anlatmakla, ancak bu bana yetmedi, daha detaylı bir analiz bekliyorum.

Bir de MAVİ ile ilgili söylediklerini anlayamadım. Galiba mavi Azerbaycan’da iyi algılanan bir renk değil. Bunu da açıklarsan çok sevinirim.

Saygılar…

Sevgili Bülent,

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, çok sağlıklı ve berrak bir zihinsel işleyişe sahipsin. Bu berraklık, sözünü ettiğin markaların yöneticilerinde olsa bu türden sorunlar yaşamazlar.

Yazındaki tüm görüşlere katılıyorum, hatta yer yer aynı şeyleri söylüyoruz. Yalnızca ben, bisküvi-çikolata konusunda marka-alt marka ilişkisine senin kadar keskin bakmıyorum.

“Tepsi Marka ya da Markalar Tepsisi” başlıklı yazımdan:

Özellikle gıda kategorisinde komşu alanlara sıçrama yaygın bir uygulama… Sanırım “iş stratejileri” kapsamında buna ihtiyaç da oluyor, itiraz etmek yanlış olur. Ancak “marka yönetimi” konusunda ciddi anlamda bir pejmürdeliğin olduğunu, bu türden bir marka stratejisinin (stratejisizliği demek daha uygun olur) bir süre sonra “markalı ürünler”i ambalajlanmış emtiaya (commodity) dönüştürdüğünü/dönüştüreceğini kabul etmek gerekir.

Bana göre Ülker ve benzeri markaların yapması gereken şey, ana kategorisinde marka-altmarka ilişkisini benimseyip komşu kategorilerin her birinde ayrı markalar yaratmalarıdır. (Tabii ana kategoriyi bir vakıa olarak alıyorum. Yoksa bu da şart değil.) Bu, “iş stratejileri” açısından da çok çok önemlidir. Şemsiyenin (umbrella) bu kadar genişleyip pazarcı brandasına dönüşmesi, orta şiddetteki rüzgarlara bile dayanıklılığını azaltır. Brandayı korumaya gücünüz yetebilir, ancak kazıklar için sürekli gereksiz maliyetlere katlanmak zorunda kalırsınız.

Niye bu kadar keskin bakmadığımı da ifade etmiş olayım. Bazan marka ve alt marka arasında değerler çatışması söz konusu olabilir. Benim saptamam şudur; küçük çocuklarla yirmi yaş üstünde çok sorun yaşamasa da onlu yaş gruplarında Ülker markasının ciddi anlamda bocalamaya başladığını düşünüyorum. Ülker Çokokrem’le Nutella’yı bir karşılaştıralım istersen. Bu nedenle kimi zaman şemsiyenin altından çıkmak gerekebilir. Albeni ve Çizi’de böyle bir strateji mi uygulanıyor bilmiyorum, çünkü epeydir Ülker’i takip etmiyorum.

Bu arada Ülker’le ilgili iki yazı daha:

İnanamıyorum, Ülker’de neler oluyor böyle?
Ev sahipleri ve misafirler!

Sevgili Selim Abi,

İnan bu güne kadar duyduğum en güzel sözler ve “kim” söylemiş diye de bakınca anlamı ve değeri ayrıca artıyor, teşekkür ederim.

Onlu yaş gruplarında bocalama: Açıkçası bu kadar hızlı olacağını düşünmemiştim. Neyse madem zarar gelecek, erken gelsin erken gitsin.

Maalesef izlediğim reklamların listesini yapmadım, gerçi Ülker’in reklam verme hızı göz önüne alınırsa, izlemediğim kalmamıştır. Hayır, birkaç ürüne özel değil, nerdeyse bütün “abur cubur” grubu şemsiyenin altından çıkıyor. Kekler konusunda emin değilim o kadar. Bundan sonra izlerken liste yapacağım, bakalım hafızam beni ne derece yanıltmış.

Ülker’i takip etmemek zihin sağlığı açısından doğru bir tercih olabilir, bir düşüneyim ben bunu.

“Ülker Çokokrem’le Nutella’yı bir karşılaştıralım istersen.” Aslında çok isterim. Bu konuda değerlendirme yaparsan sevinirim.

Güzel sözlerin ve değerli katkın için tekrar teşekkür ederim.

Saygılar….

Tüm Yorumculara Açıklama:

İlk defa Selim abinin yorumu, onay beklemesine alınmış. Benim böyle bir talebim olmamıştı halbuki. Bunu çözmeye çalışacağım. Eğer yorumunuz onaya takılırsa, benden kaynaklanmıyordur. Burada herkes her istediğini yazabilir. Medeni insanların sonuç itibariyle, denetleyecek veya sansürleyecek değilim.

Ülker konusunda daha detaylı yazmadan önce Selim bey ve Bülent beye birlikte teşekkür ederim. Gerçekten zevk alıyorum, tabii öğrendiğim ve biraz daha bazı şeyleri netleştirdiğim için.
Şimdi geçelim Ülker Azerbaycan’a:
– Buradaki tüm çeşitler orda yoktur

– Burdaki kadar reklam yapılmaz. Cola Turka’nın sadece çok yoğun reklam kampanyaları vardı. Bunun dışında benim hatırladığım Albeni ve Metro TV reklamları vardı.

– Dağıtım ağı çok iyi, tabii ETİ’ye kıyasla. Genel itibarı ile yine iyi. “Rayon” dedğimiz, buradaki ilçelere benzer bir inzibati bölge, yerlerde de özellikle de Metro, Albeni, Petit, Biskrem ile bulunmakta.

– Tam olarak elimde yapılmış bir araştırma sonucu yok, ama önceki yorumda da yazdığım gibi en çok bilinen türk markalarından biridir. Çikolata’da Türkiye ile ilgili olmayan insanların tercihi olduğunu zannetmiyorum. En azından benim etrafımdakiler öyle. Bazı bisküvi çeşitleriyle dahga çok tercih edilir. Golf dondurmanın piyasada olup olmadığından bile haberim yok.
– En güçlü rakibi Rus markaları. Ülkerin ürettiği hemen hemn kategoriden ürünü üretmekteler. Ülker biküvide daha fazla çeşide sahip.
– Gıda sektöründe burdaki kadar “her şeyden biraz” üretip satmak durumnda değiller. Sektörde o görevi yapan AZERSUN Holding var. Gıda sektörünün nerdeyse %70′ne farklı markalar altında hakim durumdalar. Marka yönetimi konusunda Ülker onlardan çok çok daha iyi.
Daha fazla ne yazabilirim bilmiyorum.

MAVİ’nin konusu şu: Azerbaycan’da normalde mavi renk olarak tercih edilir bir renktir. Mavi renkle ilgili bir yalnış anlama veya yalnış anlam ifade etme sözkonusu değildir. Fakat isim olarak MAVİ Azerbaycan’da halk arasında eşcinseller için kullanılır.

Saygılarla……

Rüstem Bey teşekkür ederim, analiz için.

Bu mavi renk bana LDP’nin (Liberal Demokrat Parti) logo seçimi sürecini hatırlattı.

LDP (hani bir zamanlar Besim Tibuk’un başkanlık ettiği parti) ilk logo olarak, bu gün Cnbc-e tarafından kullanana benzeyen bir tasarımı tespit etmiş. Sonra birisi gelmiş demiş ki; “iyi de bu ABD’de homoseksüellerin logosu” LDP’de logoyu değiştirmeye karar vermiş. Sonra yunus balığını kullanmaya başlamışlar. Daha sonra da başkası gelip, iyi de bu Fransa’da homoseksüellerin kullandığı logonun aynısı demiş. Besim Tibuk da; yeter kardeşim bana ne elin Avrupalısının topundan tüfeğinden demiş (bu cümle tarafımdan kurulmuştur, içerik olarak Besim Tibuk’un ifadesiyle örtüşmektedir).

Saygılar…

Merhaba, yazı gerçekten çok iyi, ancak yazının sonuna doğru başlığı nedeniyle ETİ ile Ülker’in karşılaştırmasını beklerdim, daha çok Ülker’den bahsedilmiş; başlık beni biraz yanılttı.

ETİ ile ilgili söyleyeceğim birkaç şey var:
ETİ’nin en büyük sorunu bence hala ‘aile şirketi’ olmaktan çıkamamasıdır, 1995 yılında (yanılmıyorsam) P&G’ın CEO sunu getirdiler bu hatalarını farkettikleri için, CEO ekibiyle geldi ve sanırım şirketi oldukça büyük zarara uğrattılar ekip dağıldı ya da ayrıldı diyelim. İşte Ülker karşısındaki en büyük hatası bence bu olmuştur: İşi profesyonellere bırakmamak. Tabi, dağıtım kanalındaki zaaflar, konumladırmasındaki sorunlar…vb ayrı. Fabrikaları ve merkezi Eskişehir’de olmasına rağmen Eskişehir’de bile ciddi dağıtım zaafları var ama her yerde Ülker bulunmakta.

Ülker ile ilgili olarak da şunu söyleyeceğim;
Bizim eve asla Ülker girmez, ‘yeşil sermaye’ algısı nedeniyle. Eğer Ülker her ürününde şemsiye marka olarak bulunmasaydı deneyeceğim, evimize gireceğini tahmin ettiğim bir çok ürünü olduğundan eminim.
Yeni marka yaratmak elbette çok pahalı bir iş ciddi maliyeti var ancak Ülker mirası da nereye kadar? Bu siyasi atmosfer değişir, insanaların Ülker’e bakışı çok negatif bi noktaya gelirse ne olacak? Marka Yöneirken mutlaka bu tarz ihtimallere de dikkat etmek gerekmiyor mu? Tabi eğer marka yönetiliyorsa…

Sayın Nuray Öykü Büyücek

Katkınız için teşekkür ederim.

ETİ ile ilgili kısmını başka bir yazıya havale ettiğim için burada olabildiğince değinmemeye çalıştım. Şu ara yazıyı toparlıyorum, sanırım bu hafta sonuna kadar yayınlayacağım.

ETİ hakkındaki değerlendirmelerinize sonuna kadar katılıyorum. Ancak detaylara şimdilik girmiyorum.

Ülker markasının “yeşil sermaye” algısından kurtulmaya çalıştığı kesin. Açıkçası bu konuda kısmen başarılı olduklarını da söyleyebilirim. Bizim gibi Ülker’i yıllardır tanıyan insanlar için değişim pek mümkün değil, ancak ileriki yıllarda bu algıdan kurtulma başarıları yeni nesiller artacaktır. Hafızama güvenip şu notu düşeceğim: Ülker “yeşil sermaye” algısından kurtulma çabalarına 28 Şubat’tan sonra ağırlık vermiştir veya başlamıştır. Hafızam beni yanıltmışsa eminim birileri düzeltecektir.

Saygılar…

Herşeyi çok güzel açıklamışsınız,fakat giriş kısmında belirttiğiniz gibi Ülker-Eti rekabetinden değilde;Ülker’de bahsetmişsiniz.Yazının tek eksi tarafı bu bence,saygılar..

Okan Bey,

Teşekkür ederim, hoş geldiniz.

Aslında rekabetten de bahetmek istedim, ancak rekabeti ETİ merkezli diğer yazıma bırakmaya karar verdim. O yazıda biraz daha bahsediyorum. Ancak tabii ki rekaber başlığı altında değil.

Bu yazıda da diğer yazıda da (Saldım Çayıra Mevlam Kayıra Diyerek Marka Yönetmek Ustalık İster) anlattıklarım, rekabetin bir şirkete yaptırdığı, diğer şirketin rakibin atağına karşılık tavrı şeklinde yer alıyor.

Yani aslında yazdıklarımın neredeyse tamamı bir rekabet analizidir aynı zamanda. Rekabeti ayrı bir başlık, ayrı bir yazı konusu veya pazarlama faaliyetlerinden soyutlanmış bir olgu olarak görmüyorum.

Saygılar…

Hoşbuldum, :) size sormak istediğim birşey daha var. Sizce Ülker ve Eti gibi iki güçlü rakibin, birbirlerine karşı karşı güçlü ve zayıf yönleri nelerdir?

Okan Bey,

Sorunuza cevap yazacağım, ama sanıyorum ki bu bambaşka bir yazı konusu olacak kadar kabarık. O nedenle üzerine çalışıyorum. Bitireyim, paylaşacağım.

Saygılar…

Bende merakla bekliyorum,saygılar..

Kafama takılan bir nokta var,yeşil sermayenin ne olduğunu tam olarak açıklar mısınız?

Okan Bey, zor soru ne diyeyim. Açıklamaya çalışayım, tam olarak açıklayabileceğimi sanmıyorum ama.

Yeşil Sermaye, toplumun genel geçer kabul ettiği ve varlığının sürmesini dilediği sistemin karşısında din merkezli söylemlerle duran veya bu duruşa destek veren, bu duruşunu farklı biçimlerde eyleme dönüştüren şirketlere verilen addır ve hiç de iyi bir konumlandırma değildir.

Tabii ki bu kişiden kişiye değişebilir derecelendirmeleri olan bir konudur.

Kimisi için yeşil sermaye yurt dışındaki insanların dini duygularını sömürerek, paralarını almaktır,

Kimileri için din söylemli terör örgütlerine kazançlarından destek vermektir,

Kimilerine göre faizsiz bankacılıktır,

Kimilerine göre dini örgütlerle, cemaatlerle yakın olmak ve kazancını bu örgüt ve cemaatleri finanse etmek için kullanmaktır,

Kimilerine göre yalnızca dini bütün olmaktır.

Ülker için yeşil sermaye algısının bu derecelendirmelerden (araya başka tanımlar da girebilir üstelik) hangisine yerleşeceğini bilemiyorum. Bilememe sebebim ise bu algını kişilerin zihninde olması ve milyonlarca kişinin ne düündüğünü bilmemin mümkün olmamasıdır.

Saygılar…

Bence tanımınız yeterince açık olmuş,teşekkür ederim.

“Bir cemaat ürünü olduğu için ayakta durduğu görüşü mevcut olduğu kadar, laik kesimce alınmadığı için satışlarının etkilendiği görüşü de mevcut.”

Bu cümlenin anlamını şimdi daha iyi anlıyorum.

Leave a response

Your response:

Categories