Yazımın başlığı size büyük bir markanın yıllar süren gayretlerinin neticesi olarak, mucizevi bir şekilde konumlandırılmasının hikayesini anlatacağımı düşündürtmüş olabilir, ancak öyle değil. Ayrıca anlatacağım hikayede bir şirket dahi yok, ne pazarlama profesyonelleri, ne rakipler, ne müşteriler, kesinlikle hiçbiri yok. Öyleyse nedir bu konumlandırma hikayesi? Size bir insanın benzersiz ve pozisyonunda ulaşılmaz konumlandırmasını anlatacağım. Hemen belirteyim ki; üniversiteden arkadaşlarım, bu yazıyı okurken çok eğleneceklerdir. Diğer okuyucuların ne düşüneceğini bilemiyorum, ancak sanırım saçmaladığımı düşünecekler. Esas olan konumlandırma mucizesidir, zihinler kaymasın.
Kahramanımızın adı Ali Murat Badı. Kendisinin bir çırpıda sayabileceğim 46 adet sıfatı bulunur ki, tümü de badının (bu da sıfatlarından biridir, bu nedenle soyadı olmasına rağmen küçük harfle yazılmıştır; BA) eşsiz konumlandırmasına hizmet eder. Hikayeyi başa saralım.
Badının bilinen ilk lakabı “badi”ydi. Lakin kendisi bundan rahatsız olduğunu açıkça ifade ettiği için tedavülden kalktı (1 yıl kadar sonra). Bu kısma ileride tekrar dokunacağım. Badının konumlandırma serüveni, kendisinin bir king oyununda karo 2 vasıtası ile son ikiyi sayfamda daha önce adı geçen Çağatay’a giydirmesiyle başlamıştır. Bu aşamadan sonra badıya, yakıştırılan ve en çok rağbet gören sıfatlar şunlardır; pis, pasaklı, pejmürde, akbaba, leş, çamur, çirkef, balgam, sümük, güneş balçıkla sıvanmaz, sefil, badı batasıca vs.
Badıya sürekli yeni bir sıfat giydirir, yeni sıfatın eskilerden daha aşağılayıcı olmasına özen gösterirdik. Hatta bir toplantımızda şu diyalog aynen yaşanmıştır:
— Olum, badıya öyle iğrenç, öyle berbat bir sıfat giydirmeliyiz ki, daha insan içine çıkamasın.
— Yüzsüz lan o, yüzü mü kızarıyor, çamur işte,
— Buldum! Teflon Badı; yanmaz yapışmaz.
— Güzelmiş, ama yeterince iğrenç değil
— Lan olum, badıya, badıdan daha iğrenç ne isim takabiliriz ki?
— Doğru be, badı işte daha ne olacak.
Bu itinalı çalışmalarımız, beyin fırtınalarımız ve badıya her ortamda, kapının aralığınıda gördüğümüz gibi çamur, çirkef, balgam… sırasıyla saydığımız lakaplar, beraberimizde bulunanlara iyi bir badı reklamı olmuş, insanların badı hakkında kafalarında soru işaretleri oluşmaya başlamıştır. Reklamla toz kaldırdık yani.
Tabi biz pazarlama iletişiminin reklamdan ibaret olmadığını bilenler olarak, yoğun halkla ilişkiler çalışmaları da yürüttük. Bilgisayar almaya niyetlenen insanları badıya yönlendirir, ardından da “garibim yedi kazığı o makine hayatta çalışmaz”, “badı buna içi boş kasa bir de 37 ekran televizyon kaptırır” ya da “badı bunu bu klavyeyle her şeyi yapabilirsin 1000 dolarcık diye yer” şeklinde söylentiler yaydık. Badının işlerini biraz baltaladık ama olacak o kadar, marka yaratıyoruz, kolay değil.
Hal böyle olunca, badı üniversite tarihinin gördüğü en yüzsüz, en arsız, gözünü para hırsı bürümüş, kazık atmayı insanlığının temel değeri bellemiş bir şahıs olarak nam saldı. Okuldaki bilgisayarlar o zamanlar doğru düzgün çalışmaz, internete bağlanmazdı. Bu bilgisayarları okula badı sattı söylentisiyle de şanına şan kattık, resmen tacı giydirdik.
Bir gün Çağatay, sevgilisi Derya ve ben Kadıköy’de bira içerken, konu doğal olarak badıya geldi. Çağatay ve ben badıya durmaksızın saydırırken, muz ortanın gelişine vole vururken diyalog şöyle gelişti:
D: – Niye konuşuyorsun siz böyle bir herifle?
B: – Niye konuşmayalım canım, ne güzel çocuk.
D: – İğrenç bir herif o yahu.
Ç: – Badı süper çocuktur öyle deme.
D: – Niye ha bire çamur, çirkef, sümük, teflon diyorsunuz o zaman?
İnanın gülmekten cevap veremedik.
Çağatay’ın da dediği gibi, aslında badı süper bir insandır; karıncayı incitmez, kimseye kazık atmaz, bir insanın üç kuruşuna göz dikmez. Arkadaşlığı da ticareti de namusludur. Ancak badı markası yaratılmıştı işte. Badı konumlandırılmıştı. Badı marka ismi ise, ellerini ovuşturarak tiz sesiyle sinsice gülüşü logosu, daha önce saymış olduklarım da marka vaadiydi. Bir örnekle nerden anladın diye soran varsa açıklayayım. Bu konuşma 2002 yılında geçmiştir. Bizim badı markasını yaratma sürecimiz 1998’de başladı. Derya bizim okulda değildi ve tanışalı henüz bir sene olmamıştı. Çağatay ile o masada; eğer Derya 1 yılda böyle düşünmüşse, okulda bütün gün bizimle olan insanlar kim bilir nasıl bellemişlerdir badıyı demiştik.
Bir gün sonra okulda piyasa araştırması misali tüm sınıflardan insanlarla badıyı konuştuk. Maksat markamızın, tanınırlığını, imajını ölçelim. Sonuçlar şöyle; badı okulun en bilinen ismi. Badının yakın çevresi olan bizler ve sınıf arkadaşları hariç, hemen herkes badıyı rezil, kepaze bellemiş. İnsanlar değil badıdan bilgisayar almak, muhabbet etmek bile istemiyor. Öyle şerefsiz diyorlar yani. Esas güzel olan kısmı badı markasının yalnız bizim devrenin değil, alt sınıfların bile bildiği ve tiksindiği bir efsane olmasıydı. Bu bir konumlandırma ve marka yaratma başarısı değil de nedir? CV’me yazsam yeridir.
Bomboş bir yazı olmuş diye düşünebilirsiniz, belki dilbilgisi açısından berbat, Bülent’in canı sıkılmış, konu bulamamış, yer işgal ediyor diyebilirsiniz. Ancak marka yarattık diyorum.
Yukarıda “badi” ile ilgili sonra değineceğim dediğim kısma dokunalım: Badının bunca berbat sıfat arasında tek itiraz ettiği lakap “badi” olmuştur. Biz bu gayretli çalışmaları yapan ekip de hiç anlamadık bunu, düşünün biri size çamur, çirkef, iğrenç, sümük vs. diyor, siz de ona hepsi tamam da “badi” deme diyorsunuz. Badının bizzat şahsı da fenomendir.
Bitirirken badı markasını yaratan ekibi buradan saygıyla selamlarım; Cem Küçük, Semih Turnaoğlu, Atakan Andiç, Çağatay Erdoğan ve ben deniz müsaadenizle.
Ama en önemlisi, kendisini çukurun dibine gömdüğümüzü göre göre, bize sınırsız sabrını ve hoşgörüsünü gösteren, bu vesileyle bize yol verip, cesaretimizi arttıran, sevgili arkadaşım Ali Murat Badı.
Son olarak Badı markasının basın bülteni olarak düzenlenmiş, 2003 mezunları yıllığındaki sayfasından (gerçi badı henüz mezun olamamıştır ama) birkaç alıntı yapıyorum. Tamamını yazardım ancak, özele tecavüz olur endişesiyle sadece birer cümle, her yazardan:
“Pek çok arkadaş bilmez; badının evinin bir badı yatağı olduğunu ve evdeki herkesin “badı ile görüşebilir miyim?” diye sorduğunuzda hiç şaşırmayıp, sadece ‘hangisi’ sorusunu yönelttiğini.” Atakan Andiç.
“Meyve veren ağaç taşlanır misali, yüce insan badı; kendisine yakıştırdığımız abartılı, asılsız, çirkin, berbat, aşağılık, iğrenç ithamlara ve hatta bazen kantarın topuzunu kaçırdığımız zamanlarda dahi bizlere yaşının da vermiş olduğu olgunlukla king masasındaki masumiyetinin sembolü olan kan kırmızı karo 2’si ile en güzel cevabı vermiştir.” Çağatay Erdoğan.
“Üzerine birçok sıfat türetilmiş olsa da, Badi lafı kendisini en çok rahatsız eden lakabıdır; çünkü badi ördek demektir ve kendisine böyle aşağılayıcı bir hayvanı layık gören kendini bilmezler badının asaletini kıskanmaktan öteye gidemezle” Cem Küçük.
Bu yazıda üç konuya odaklandığımı yinelemek isterim:
(1)Konumlandırma marka yaratma süreci için merkezi önem arz eden bir stratejidir.
(2)Bu güne bu gün marka yaratmış bir ekibin parçasıyım.
(3)Badı muazzam bir insandır.
Bana bu yazıyı yazabilme ve yazı bitene kadar gülmekten karnımın ağrımasına vesile olan pek kıymetli arkadaşım badiyi (pardon Turkce karakter yazamiyorum sanirim; Cem Küçük esprisi) sevgi, saygı ve özlemle anıyorum. Özlemle anıyorum zira badı iş kurduğundan beri, gözünü para hırsı bürümüş bir insan olarak dükkandan çıkmaz olmuş, 7/24 kesintisiz hizmet sunmaktadır. Dünyalığını tez zamanda yapasın badı.
Ah bir de fotoğrafı olsaydı da koysaydım, şöyle sayfanın tam göbeğine.
Saygılar…
Acaba Telsime “müşterileri kandıran marka” imajı “yapıştırmak” için çaba sarfettiler mi, yoksa “kendi kendi”ne mi oldu?
Benim de bir arkadaşım var, biz de aynen sizin yaptığınızı yaptık. Ama, o zamanlar iktisat öğrencisi olduğumuz zamanlardı Pazarlamayı “kapı kapı dolaşıp mal satmak” olarak biliyorduk.Araştırma falan yapmadık malesef.CV’nize yazın, etkili olursa, ben de gidip bir araştırma yapayım sonuçlarını da CV’me eklerim….
Arkadaşlarınızı tanımasam bile, güzel yazıydı…
By: Rüstem on 8 Mart 2007
at 10:02 am
Teşekkerler Rüstem Bey,
Sanırım Telsim olayı, Uzan ailesinin gözüm paradan ötesini görmez, herkes enayi bir ben akıllıyım yaklaşımının sonucudur. Ancak sanırım deprem vergilerini cukkalamasa bu kadar kötü durumda olmazdı. Nerden bu kanıya vardın dersen; İmar Bankası yıllarca Telsim’den çok daha beterini yaptı, bu yaptıkları da resmi olarak olmasa da halkı arasında ayyukaya çıkmıştı, ancak banka kakkında tahkikat yürütülene kadar hala mevduat toplayabiliyordu.
Demek ki; halkın parasını gasp etmek, halkın duygusal veya insani değerlerini kullanarak parasını gasp etmekten çok daha garanti bir yöntemmiş.
Saygılar…
By: Bülent Akgül on 8 Mart 2007
at 6:06 pm
Ağızdan Ağıza parazlama ve bunun sonucunda oluşan marka algısının okullarımızda ders olarak okutulması gerektiği düşüncesindeyim. ellerine sağlık :)
By: Onur Yüksel on 16 Mart 2007
at 9:25 am
Sayın Onur Yüksel,
Önce hoşgeldiniz, her zaman beklerim.
Kusuruma bakmayın lütfen, yorumunuz gözümden kaçmış, cevap gecikti.
Ağızdan ağıza pazarlamanın insanları tüketime teşvik etme yönünde en etkili mesaj aktarma biçimlerinden biri olduğuna inanıyorum. Bir yakınımdan veya sözüne güvendiğim herhangi bir insandan aldığım öneri, diğer mesajların tamamında daha önemli olabilir.
Ders olması konusunda ise katılamayacağım, zira üniversitenin işi bütün alt konuları öğretmeye çalışmak olmamalıdır. Üniversiteler ana konular üzerinde bilgili ve bilgileri analiz edebilme konularında eksiksiz insanlar yetiştirmeli, bu tip konular ise kişinin kendini geliştirme sürecinde odaklanacağı detaylar olmalı derim ben.
Örneğin ben üniversiteden bilgi anlamında çok şey almadım. Bu gün yazdıklarımın neredeyse tamamı okul harici araştırmalarım sonucu biriktirdiklerim. Ancak üniversite bana bilgiden çok daha önemli bir değer kattı; bir pazarlamacı gibi düşünebilme ve değerlendirebilme yeteneği. Bence özellikle sosyal bilimlerde üniversiteler buna daha çok önem vermelidir.
Saygılar…
By: Bülent Akgül on 25 Mart 2007
at 11:05 am
İş yerinde arkadaşlarla konu üniversiteden açıldı. herkes birşeyler anlatıyor. Fotoraflar gösteriyor bende doğal olarak internette fotoğraf aradım. ve yine doğal olarak fotoğraf bulamadım. sonra belki bizden biri birşeyler yapmıştır diye isim olarak aramaya karar verdim. bilgisayara en yatkın olan semihtir diye semihin ismini yazarak arattım. ve o anda ne göreyim bizim bülentin sayfasını. açıca o enfes badiii yazısını okudum. müthiş bir keyif aldım.
ellerine sağlık bülent
By: deniz gök on 4 Nisan 2007
at 7:02 pm
Denizim, naparsın, ne edersin. Hiç havadis yok senden.
Valla ben bu yazıyı okurken gülmekten çatladım. Çağatay’la konuştum, o da çok gülmüş.
Ancak yazının komik olan kısmı, yazmadıklarım. Tabii böyle olunca da biz, o günleri yaşayanlar gülmekten patlıyor.
Her zaman beklerim…
By: Bülent Akgül on 6 Nisan 2007
at 9:37 pm
Aslında badı’nın daha pek çok icraatları vardır.
Örneğin petrolden başka yeraltı hazinesi bilmeyen araplara bir ”Japon Harikası” olarak tanıttığı kömür’ü satmaya çalışması.
Dubaiye külçe altınla çalışan pepsimatik koymuştur ancak makine külçe altınları yutmakta karşılığında kola bile vermemektedir.
Dükkanının kapısına asmış olduğu muhtemel bir yazı ise şöyledir:
”NAKİT, KART, SEYAHAT ÇEKİ HATTA BÖBREĞİNİZ BİLE KABUL EDİLİR”
İlave etmek istediğim, Sn. Cem Küçük ile isyan ettiğimiz bir durum vardır ki olay şöyle gelişmiştir. Ali Murat Badı, kendi mahallesinde çalışmakta olduğu netcafede küçük bir çocuğun ona yaklaşıp counter oynayışını izledikten sonra Ali Murat abiii gelen geçen seni titiyor demesidir.
Buradan da üç tane anlam çıkarıyoruz:
1. Netcafe deki herkes badıyı batırmaya çalışmaktadır.
2. Küçük çocuk bile bunu anlamış ve açıkça ifade etmiştir.
3. Badı markası sadece okulda değil yaşadığı yerde de kendini göstermiştir. Demek ki pazarlamanın yanında mevzubahis olan bu üründe de hakikaten bir potansiyel bulunmaktadır.
By: Semih Turnaoglu on 11 Ağustos 2007
at 6:41 pm
Vay Semihim Turnaoğlum. Doğru dersin, badı bir marka olmak için gerekli bütün alt yapıya sahipti. Yalnızca onun bu potansiyelini görüp, doğru yönetecek insanlar lazımdı o da olunca ortaya tadından yenmez bir iş çıktı.
Okuyucuya Not: Semih badının pazarlama iletişimi sürecinin en aktif çalışanlarından biri, kreatif ekibin en üretken parçasıdır. Fitili ateşleyen ana ekipte de yer almıştır.
By: Bülent Akgül on 12 Ağustos 2007
at 11:10 am